avukatlar-gunu-kutlu-olsun

Türkiye’de Hukuk Devleti, Savunma Hakkı ve Avukatlık Mesleği: Cumhuriyetin Kurucu İlkeleri Işığında Güncel Hak İhlalleri Analizi

1. Giriş: Hukuk Devleti Krizinin Gölgesinde Bir Mücadele Günü Olarak 5 Nisan

Türkiye’de adalet sisteminin işleyişi, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri, modern Cumhuriyet tarihinin en derin ve en sistematik yapısal krizlerinden birinden geçmektedir. Yargının kurucu ve eşit unsurlarından biri olan bağımsız savunma makamı ve bu makamın yegâne temsilcisi olan avukatlar, mesleki faaliyetlerini icra ederken giderek artan bir idari baskı, kriminalizasyon, fiili engelleme ve yargısal taciz sarmalı ile karşı karşıya kalmaktadır. Her yıl 5 Nisan’da kutlanan Avukatlar Günü, salt bir mesleki dayanışma veya anma gününden ziyade; hukukun üstünlüğü, adil yargılanma hakkı ve demokratik hukuk devleti ideallerinin savunulduğu, anayasal hak arayışlarının kitlesel olarak dile getirildiği bir direniş zeminine dönüşmüştür.

Özellikle 2026 yılı itibarıyla, İstanbul Barosu’nun 148. kuruluş yıl dönümü ile eşzamanlı olarak idrak edilen 5 Nisan Avukatlar Günü, Türkiye Barolar Birliği (TBB) ve çeşitli il barolarının öncülüğünde Ankara’da “Savunmanın Bağımsızlığı ve Hukuka Saygı” temasıyla düzenlenen kitlesel yürüyüşlere ve geniş çaplı protestolara sahne olmaktadır. Ülke genelinde baroların yayımladıkları bildirgeler incelendiğinde, meslek sorunlarının her geçen gün katlanarak arttığı, yasalarla güvence altına alınmış kazanımların alt derece mahkemelerinin fiili uygulamaları ile erozyona uğratıldığı ve savunma makamının bilinçli bir devlet politikasıyla güçsüzleştirildiği vurgulanmaktadır. Trabzon Barosu’nun açıklamalarında da altı çizildiği üzere, hukuki güvencelerdeki bu gerilemenin yavaş ve hissettirilmeden yapıldığı bir illüzyon yaratılmaya çalışılsa da, bağımsız savunmanın var olmadığı bir ekosistemde adaletin tesis edilemeyeceği evrensel bir gerçektir.

Avukatların, haksızlıklar ve hak ihlalleri karşısında içine itilmeye çalışıldığı “çaresizlik” durumu, avukatlık mesleğinin icrasına dair bireysel veya teknik bir yetersizlikten kaynaklanmamaktadır. Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anayasal felsefesinin, kuvvetler ayrılığı ilkesinin ve evrensel hukuk normlarının yapısal bir çöküşe uğramasının doğrudan sonucudur. Bir ülkede avukatların müvekkillerini savundukları veya kurumsal açıklamalar yaptıkları için “terör propagandası” ile yargılanması, asırlık baro yönetimlerinin sivil mahkemeler aracılığıyla görevden alınma tehdidiyle yüzleşmesi ve en yüksek yargı organı olan Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının alt derece mahkemelerince açıkça tanınmaması, hukuki belirliliğin ve güvenliğin tamamen ortadan kalktığına işaret eder. Yazılı hukuk kurallarının (pozitif hukukun) keyfi biçimde uygulanmadığı, anayasal hiyerarşinin reddedildiği bir düzlemde, avukatın elindeki en temel araç olan “yasa maddesi” işlevsizleşmekte; bu da savunma makamını otoritenin keyfiliği karşısında hukuki bir kilitlenmeye, deyim yerindeyse bir “çaresizliğe” mahkum etmektedir.

Bu kapsamlı araştırma raporu; Türkiye’deki güncel hak ihlallerini, sivil topluma ve gazetecilere yönelik yargısal operasyonları ve avukatların adalet arayışında karşılaştıkları yapısal, fiili ve hukuki engelleri, Kemalist hukuk devrimi ve Cumhuriyetin kurucu adalet felsefesi perspektifinden, nesnel bir metodolojiyle incelemektedir. Analiz; uluslararası hukukun üstünlüğü endeksleri, Avrupa Birliği raporları, Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) verileri, güncel yargı kararları ve emsal teşkil eden siyasi/hukuki davalar (Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı, Murat Övüç ve İstanbul Barosu yargılamaları) üzerinden somutlaştırılarak detaylandırılmıştır. Raporun amacı, kanun maddeleri ve mahkeme gerekçeleri ışığında, Türkiye’deki hukuk devleti krizinin anatomisini ortaya koymaktır.

2. Kemalist Hukuk Devrimi, Cumhuriyet Adaleti ve Hukuk Devleti İdeali

Türkiye’de günümüzde yaşanan ve avukatları adliye koridorlarında işlevsiz kılan hukuk krizinin derinliğini ve boyutlarını tam olarak kavrayabilmek için, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini şekillendiren Kemalist hukuk devriminin temel dinamiklerini analiz etmek zorunludur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte başlatılan hukuki modernleşme süreci, teokratik dogmalara dayanan, çok hukuklu ve eşitsiz bir imparatorluk bakiyesinden; laik, eşitlikçi, akılcı ve rasyonel normlara dayalı bir ulus devlete geçişin en kritik ve dönüştürücü aracı olmuştur.

2.1. Mahmut Esat Bozkurt Vizyonu ve 1926 Medeni Kanun Devrimi

Cumhuriyet döneminin en köklü ve sosyolojik etkileri en sarsıcı olan hukuk reformu, hiç şüphesiz 1926 yılında kabul edilen ve 2026 yılı itibarıyla 100. yıl dönümü kutlanan Türk Medeni Kanunu’dur. Dönemin Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’un entelektüel ve siyasi mimarlığını yaptığı bu devrim, hukukun dinsel dogmalardan (Mecelle’den) arındırılarak aklın, bilimin ve çağdaş medeniyetin gereklerine göre yeniden yapılandırılmasını ifade eder.

Mahmut Esat Bozkurt’un, Medeni Kanun’un TBMM’ye sunulan “Esbab-ı Mucibe Mazbatası”nda (Gerekçe Raporu) belirttiği üzere, bu kanunun kabulü ile Türk milleti on üç asırdır kendisini çevreleyen köhnemiş inanç ve sistemsizliklerden kurtulmuş, eski medeniyetin kapılarını ebediyen kapatarak hayat ve bereket bahşeden muasır medeniyetin (çağdaş uygarlığın) içine fiilen girmiştir. İsviçre Medeni Kanunu’nun (1912) resepsiyon (iktibas) yoluyla Türk hukukuna aktarılmasının ardında son derece pragmatik ve rasyonel gerekçeler yatmaktadır. Bozkurt ve dönemin aydınları; 1804 tarihli Fransız Medeni Kanunu’nu nispeten eskimiş ve çağın ihtiyaçlarına yanıt vermekten uzak bulmuş, 1900 tarihli Alman Medeni Kanunu’nu ise fazlasıyla soyut, felsefi ve halkın pratik ihtiyaçlarından kopuk olarak değerlendirmişlerdir. Buna karşılık İsviçre Kanunu, hem Avrupa’nın en yeni ve modern metni olması, hem hakime geniş bir takdir ve hareket serbestliği tanıması, hem de borç ve ekonomi ilişkilerinde toplumsal hayata uyum sağlayan pratikliği nedeniyle tercih edilmiştir. Ayrıca, Türkiye’de İsviçre’de eğitim görmüş veya Fransızca bilen hukukçuların çokluğu da bu metnin hızlıca çevrilip entegre edilmesinde rol oynamıştır.

Kemalist hukuk ilkelerinin temelinde yatan laiklik prensibi, salt devletin din ve vicdan özgürlüğü karşısında tarafsız kalması anlamına gelmez; aynı zamanda ve asıl olarak, yasa koyma sürecinin ve hukuk kurallarının insan aklına, toplumsal ihtiyaçlara ve katı bir eşitlik ilkesine dayandırılmasını emreder. Bozkurt, Türk hukuk sisteminin omurgasını oluşturan İsviçre Medeni Kanunu’nun Hristiyanlık dininden mülhem olmadığını, boşanma gibi o dinde yasak olan kurumların bu kanunda serbest olduğunu belirterek, metnin Batı medeniyetinin süzülmüş, en temiz ve seküler hukuki kültürü olduğunu vurgulamıştır. Özellikle birden fazla evliliğin (poligami) yasaklanması konusunda son derece tavizsiz olan Bozkurt, birden fazla kadınla evlenen bir erkeğin eşinden sadakat bekleyemeyeceğini belirtmiş ve “Viyana kapılarına kadar evladını yollayan Türk anasının, elbette İsviçreli bir hizmetçi kadar değerli olduğunu” ifade ederek, kadını ikinci sınıf vatandaş statüsünden çıkaran bu hamlenin felsefi temelini atmıştır. Bu bağlamda Kemalist hukuk devrimi, Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaşlaşması ve kalkınması için en stratejik araç olarak kurgulanmıştır.

2.2. Adaletin Kurumsallaşması, Hukuk Devleti ve Mevcut Krizin Ontolojisi

Cumhuriyetin adalet anlayışı; yargı bağımsızlığını, kanun önünde kayıtsız şartsız eşitliği ve devletin tüm eylem ve işlemlerinin önceden belirlenmiş hukuk kurallarına tabi olmasını (hukuki belirlilik/öngörülebilirlik) zorunlu kılar. Atatürk İlkeleri olarak formüle edilen Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık , doğrudan doğruya hukukun üstünlüğünü ve imtiyazsız, sınıfsız bir toplum yaratma hedefini hukuki normlara dönüştürür. Kemalist devlet felsefesinde “hukuk”, devleti ayakta tutan yegâne meşruiyet kaynağıdır. Devlet, gücünü kaba kuvvetten değil, vatandaşlarıyla yaptığı anayasal sözleşmeden ve adaleti tesis etme kapasitesinden alır.

Ancak 2026 yılı itibarıyla Türkiye’deki yargı pratiği, adliye idaresi ve kolluk uygulamaları incelendiğinde, Cumhuriyetin kurucu felsefesindeki “kanun önünde eşitlik” ve “laik-rasyonel hukuk” anlayışından devasa ve yapısal bir kopuş yaşandığı görülmektedir. Kanunların kişilere, kurumlara, siyasi kimliklere veya iktidarın konjonktürel ihtiyaçlarına göre keyfi bir biçimde yorumlanması, temel anayasal normların bizzat yargı mensupları tarafından ihlal edilmesi, 1926 hukuk devriminin büyük bedellerle inşa ettiği “Hukuk Devleti” (Rechtsstaat) ilkesinin yerini, güce ve fiili duruma dayalı bir “Polis Devleti” veya şekli bir “Kanun Devleti” pratiğine bıraktığını göstermektedir. Avukatların çaresizliği, tam da bu ontolojik krizden, yani devletin kendi koyduğu kurallara uymaktan vazgeçtiği noktada başlamaktadır.

3. Uluslararası Raporlar ve Veriler Işığında Türkiye’nin Hukuk Karnesi

Türkiye’deki hak ihlalleri, yargı krizleri ve avukatların durumu, yalnızca ulusal baroların değil, uluslararası hukuki denetim mekanizmalarının ve sivil toplum kuruluşlarının raporlarında da son derece çarpıcı istatistikler ve bulgularla belgelenmektedir. 2025 ve 2026 yıllarına ait makro ve mikro veriler, yargı bağımsızlığının zedelenmesinin münferit olaylar dizisi olmaktan çıkıp kurumsal ve sistematik bir nitelik taşıdığını ortaya koymaktadır.

3.1. Dünya Adalet Projesi (WJP) 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi

Dünya Adalet Projesi (WJP) tarafından her yıl yayımlanan ve ülkelerin adalet sistemlerini objektif göstergelerle ölçen 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi (Rule of Law Index), Türkiye’deki yargısal çöküşü matematiksel olarak teyit etmektedir. Raporda Türkiye, değerlendirilen ülkeler arasında 118. sırada yer alarak tarihi bir gerileme sergilemiştir. Bu performans; yargı bağımsızlığından (hükümet gücünün sınırlandırılması) temel hakların korunmasına, ceza adalet sisteminin işleyişinden yolsuzluk algısına kadar toplam 43 farklı alt gösterge üzerinden yapılan ayrıntılı analizlere dayanmaktadır. Bir devletin 118. sıraya gerilemesi, o devlette yargının yürütme erkinden bağımsız karar alamadığını, yasaların vatandaşlar lehine eşit uygulanmadığını ve temel insan haklarının yargısal bir güvence altında olmadığını bilimsel olarak ispatlamaktadır.

3.2. Avrupa Birliği 2025 Genişleme Paketi Türkiye Raporu

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu tarafından kamuoyuyla paylaşılan 2025 Genişleme Paketi kapsamındaki “Türkiye Raporu”, ülkedeki hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı konularında son derece sert, diplomatik dilden uzak tespitler içermektedir. Toplam 114 sayfalık raporun giriş bölümünde, Türkiye’nin AB katılım müzakerelerinin 2018’den bu yana zaten askıya alınmış olduğu hatırlatılarak, demokratik standartların, hukukun üstünlüğünün, yargının bağımsızlığının ve temel haklara saygının “sürekli olarak kötüye gitmesine” ilişkin ciddi endişelerin giderilemediği vurgulanmıştır.

Raporda yer alan şu tespitler, avukatların adliye koridorlarında karşılaştığı yapısal engellerin Avrupa makamlarınca da net biçimde görüldüğünün kanıtıdır:

  • Seçilmişlerin Yargılanması ve Kayyumlar: Rapor, muhalif siyasetçilerin, seçilmiş belediye başkanlarının yargılanmasını, görevden alınmasını ve yerlerine merkezi idare tarafından kayyum atanmasını “yerel demokrasinin daha da zayıflaması” olarak tanımlamaktadır.

  • Yüksek Yargı Kararlarının Tanınmaması: Rapordaki en sarsıcı hukuki tespit, sistemin bütünlüğünün çöktüğüne ilişkindir. Rapor açıkça, “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) bazı kararları hala uygulanmamış ve bazı alt mahkemeler ise Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) kararlarını yerine getirmeyi reddetmekte” diyerek, normlar hiyerarşisinin iflasını kayıt altına almıştır.

  • Hedef Alınan Kesimler: Siyasi aktivistler, sivil toplum temsilcileri, iş dünyası mensupları ve gazetecilere yönelik kitlesel tutuklamalar ve asılsız suçlamalar raporda kınanmıştır. Türkiye’nin dış politikada çok katmanlı, aktif bir jeopolitik rol oynadığı teslim edilse de, iç siyasette ve hukuk düzeninde AB’nin stratejik hedeflerine tamamen aykırı bir noktaya savrulduğu belirtilmiştir.

3.3. TİHV ve İHD 2026 Hak İhlalleri Verileri

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) ve İnsan Hakları Derneği (İHD) tarafından yayımlanan Nisan 2026 tarihli günlük insan hakları raporları, ülkedeki hukuksuzlukların kılcal damarlara kadar yayıldığını göstermektedir. Avukatların savunmak zorunda kaldığı ve “çaresizlik” hissini derinleştiren vaka profilleri şunlardır:

  • İfade Özgürlüğü ve Basın Davaları: Gazeteci Alican Uludağ hakkında yaptığı haberler ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek “Cumhurbaşkanı’na hakaret”, “halkı yanıltıcı bilgiyi yayma (dezenformasyon)” ve “devletin yargı organlarını alenen aşağılama” suçlarından tutuklu yargılama süreçleri yürütülmektedir (20 Şubat 2026’da tutuklanmıştır). Benzer şekilde Gazeteci Mehmet Murat Yıldırım hakkında da Cumhurbaşkanı’na hakaret iddianamesi Nisan 2026’da kabul edilmiştir.

  • Muhalif Siyasetçilere Yönelik Operasyonlar: 30 Mart 2026 tarihinde tutuklanan Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım, tutuklanmasından bir gün sonra 31 Mart’ta İçişleri Bakanlığı tarafından görevden uzaklaştırılmış, mal varlığına el konulmuş ve şirketlerine Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) kayyum olarak atanmıştır. Yargılaması dahi tamamlanmamış bir şüphelinin, masumiyet karinesi ayaklar altına alınarak ekonomik olarak da infaz edilmesi, mülkiyet ve adil yargılanma haklarının açık ihlalidir.

  • Sivil Toplum ve Dil Hakları: Van’ın Erciş ilçesinde faaliyet gösteren ARSİSA Dil Kültür ve Sanat Araştırmaları Derneği’ne, düzenlediği Kürtçe kurslar nedeniyle “Milli Eğitim Bakanlığından izinsiz eğitim faaliyetinde bulunma” gibi idari bir gerekçeyle 400.000 TL gibi yıkıcı bir para cezası kesilmiş; sivil toplum ekonomik olarak boğulmak istenmiştir. Ankara’da belediyenin sokak hayvanları politikasını protesto eden yaşam hakkı savunucuları, toplantı sırasında fiziksel şiddete ve linç girişimine maruz kalmıştır.

  • Cezaevi Koşulları ve Yaşam Hakkı: Hapishanelerdeki ihlaller tırmanmaktadır. Kırşehir S Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Rojhat Babat isimli mahpusun şüpheli bir şekilde yaşamını yitirdiği, keza Diyarbakır Kadın Cezaevi’nde tek kişilik odada tecrit edilen Seda Baykan’ın insani taleplerle süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başladığı belgelenmiştir.

Avukatlar, bu devasa ihlal tablosu karşısında müvekkillerinin en temel yaşamsal ve yasal haklarını korumak için mücadele ederken, bizzat yargı aparatının kendisi bir tehdit unsuru haline dönüşmüştür.

4. Savunma Hakkının Anayasal Çerçevesi ve Avukatlık Kanunu Analizi

Türkiye’de avukatlık mesleği, salt ticari veya özel bir hukuki danışmanlık hizmeti değil; kamusal yargılama faaliyetinin kurucu ve asli bir unsurudur. Savunma hakkının yasal dayanakları ve baroların kamusal yükümlülükleri, bizzat kanun koyucu tarafından en üst düzeyde koruma altına alınmıştır. Bu çerçevede avukatlara yönelik ihlaller, sadece bir meslek grubunun mağduriyeti değil, doğrudan doğruya hukukun üstünlüğü ilkesinin tasfiyesidir.

4.1. 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu ve Baroların Kamusal Görevleri

1136 sayılı Avukatlık Kanunu’nun 76. ve 77. maddeleri, baroların teşkilat yapısını ve görevlerini düzenler. Kanunun 76. maddesi baroları yargı organının ayrılmaz bir parçası olarak tanımlarken, onlara çok net, emredici bir kamusal ödev yüklemektedir: “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, avukatlık mesleğinin amaçlarına uygun olarak mesleği geliştirmek”.

Bu emredici hüküm çerçevesinde, avukatların ve baro tüzel kişiliklerinin toplumsal olaylara müdahil olması, doğa katliamlarına, iş cinayetlerine, kadın cinayetlerine ve antidemokratik yargı kararlarına karşı çıkması, hak ihlallerini raporlaması ve siyasi otoritelerin hukuk dışı uygulamalarını eleştirmesi; ideolojik bir tercih veya siyasi bir muhalefet faaliyeti değil, kanundan doğan yasal bir zorunluluktur. Barolar, Anayasa’nın 135. maddesi uyarınca kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıdır.

Kanunun avukatlara tanıdığı hak ve yetkilerin kolluk güçleri veya mahkemelerce engellenmesi, Avukatlık Kanunu Madde 3, Madde 77 ve Disiplin kuralları sistematiğini (Madde 192 vd.) işlevsiz kılmaktadır. Avukatların, kanunla kendilerine verilmiş olan “insan haklarını koruma” görevini yerine getirirken “terör örgütü propagandası” veya “dezenformasyon” suçlamalarıyla karşılaşmaları, mahkemelerin bizzat yasanın lafzını ve ruhunu inkar etmesi anlamına gelir.

4.2. Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ve Anayasal Adil Yargılanma Hakları

Savunma hakkı, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinde “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” hükmüyle güvence altına alınmıştır. Anayasa’nın 17. maddesi ise “Herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip olduğunu” belirtir ki, bu korumanın hukuki hayattaki yegane kalkanı avukatlık mesleğidir.

5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 147. ve 191. maddeleri, şüpheli ve sanıkların sorgu aşamasındaki savunma haklarını ve müdafiden (avukattan) yararlanma süreçlerini çok kesin kurallara bağlamıştır. Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (Örn: YCGK-K.2019/544 ve K.2019/542 sayılı kararları) ve Yargıtay 2. Ceza Dairesi’nin (Örn: E.2025/10537 – K.2025/17423) yerleşik içtihatlarında tartışmasız bir biçimde belirtildiği üzere; sanığa savunma hakkı tanınmadan, yasal hakları (susma hakkı, avukat talep etme hakkı) hatırlatılmadan ve müdafiye erişimi sağlanmadan mahkumiyet hükmü kurulamaz. Savunma hakkının kısıtlanması, hükmün diğer yönleri incelenmeksizin mutlak bozma nedenidir.

Ancak güncel uygulamalarda, kolluk aşamasında (emniyet nezarethanelerinde) avukata erişimin fiili bariyerlerle engellenmesi, dosyalara otomatik olarak “kısıtlama (gizlilik)” kararları getirilerek silahların eşitliği ilkesinin yok edilmesi ve duruşmalarda avukatların söz haklarının mahkeme başkanları tarafından keyfi olarak kesilmesi; CMK’nın bu emredici hükümlerini fiilen ortadan kaldırmaktadır. Yazılı hukukun mahkeme salonlarında uygulanmaması, avukatı mesleki bilgisini kullanamayan, çaresiz bir figüran konumuna itmeyi amaçlayan yapısal bir politikadır.

5. Güncel Hak İhlalleri ve Olay İncelemeleri: Yargı Bağımsızlığının İflası

Türkiye’de avukatların adalet arayışındaki mücadelesini ve maruz kaldıkları sistematik yargısal/idari baskıları somutlaştırmak için, 2025 ve 2026 yıllarında meydana gelen ve hukuk tarihine geçecek nitelikteki olayların hukuki ve teknik analizinin yapılması elzemdir.

5.1. Vaka 1: Anayasa Mahkemesi Kararlarının Tanınmaması: Tayfun Kahraman ve Can Atalay Süreçleri

Bir hukuk devletinin ontolojik varlık koşulu, normlar hiyerarşisinin zirvesinde yer alan anayasa yargısı kararlarının; yasama, yürütme ve yargı organları dahil olmak üzere idarenin bütün makamları ve gerçek/tüzel kişiler için “kesin ve bağlayıcı” olmasıdır (Anayasa Madde 153). Ancak Türkiye’de, Gezi Parkı davası hükümlüleri Tayfun Kahraman ve seçilmiş milletvekili Can Atalay süreçleri, anayasal düzenin fiilen askıya alındığı, bireysel başvuru sisteminin çökertildiği bir yargısal isyanın sembolü haline gelmiştir.

Sürecin Hukuki Gelişimi ve Mahkemelerin Direnci: Gezi Parkı davası kapsamında 18 yıl hapis cezasına çarptırılan ve 25 Nisan 2022’den bu yana tutuklu bulunan Şehir Plancısı Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi (AYM) Genel Kurulu, 31 Temmuz 2025 tarihinde “hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine” ve yeniden yargılama yapılmasına karar vermiştir. AYM kararı, ihlalin ortadan kaldırılması ve tahliye işlemlerinin yapılması için ilk derece mahkemesi olan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmiştir.

Ancak İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Kasım 2025 tarihinde son derece hukuk dışı ve anayasal düzene meydan okuyan bir gerekçeyle Tayfun Kahraman’ın tahliye ve yeniden yargılama talebini reddetmiştir. Mahkeme, red gerekçesinde Anayasa Mahkemesi’ni açıkça hedef alarak, AYM’nin “süper temyiz mahkemesi olmadığını”, “bir temyiz ya da istinaf makamı gibi hareket edemeyeceğini” ve “olağan kanun yollarında ele alınması gereken konularda inceleme ve değerlendirme yapamayacağını” iddia etmiştir. Bu yorum, normlar hiyerarşisini ve AYM’nin Anayasa ihlallerini tespit etme yetkisini (Madde 148) temelden reddeden yetki gaspı niteliğinde bir karardır. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne yapılan itirazın da reddedilmesi üzerine, Kahraman’ın avukatları 27 Kasım 2025’te AYM’ye ikinci kez başvurmak zorunda kalmıştır.

İkinci AYM Kararı ve İhlal Edilen Anayasal Haklar: Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu, bu vahim hukuksuzluğu 2 Nisan 2026 tarihindeki gündem toplantısında ele almış ve Kahraman hakkında oy birliğiyle ikinci kez hak ihlali kararı vermiştir. 2 Nisan 2026 tarihli kararda AYM, yerel mahkemenin ilk ihlal kararını uygulamasını reddetmesini, başlı başına ayrı ve yeni bir hak ihlali olarak tanımlamış ve şu hakların ihlal edildiğine hükmetmiştir:

  1. Anayasa’nın 148. maddesinde güvence altına alınan Bireysel Başvuru Hakkı.

  2. Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan Adil Yargılanma Hakkı kapsamındaki hakkaniyete uygun yargılanma hakkı.

Sağlık Hakkı İhlalleri ve Fiziki Çöküntü: Bu uzun soluklu hukuk cinayeti sürecinde Tayfun Kahraman’ın bedensel bütünlüğü de ağır zararlar görmüştür. Kahraman, cezaevinde ağır MS (Multipl Skleroz) atakları geçirmiş; 2 Ocak 2026’da hastaneye kaldırılıp yüksek doz kortizon yüklemesi yapılmış, 19 Ocak’ta cezaevinde düşüp başından yaralanarak tekrar hastaneye sevk edilmiş ve 11 Şubat’ta yeni bir akut MS atağı geçirerek Cerrahpaşa Hastanesi’ne götürülmüştür. Buna rağmen, Adli Tıp Kurumu raporları geciktirilmiş, hastanelerde yeterli uzman hekim muayenesi sağlanmadan salt MR çekilerek hızla hücresine geri gönderilmiştir. Eşi Meriç Demir Kahraman’ın “Boynundan aşağısı felç riski taşıyor, yürürken topallıyor” çığlıklarına rağmen tahliye edilmemesi, yargının bir tedbir aracı olmaktan çıkıp fiziksel bir işkence aparatına dönüştüğünün göstergesidir. 2 Nisan 2026 kararından sonra eşi Meriç Kahraman “Kararın derhal uygulanarak yeniden yargılanmak üzere tahliye edilmesini bekliyoruz, umutluyuz” diyerek hukuk sistemine olan son inancını dile getirmiştir.

Avukatların Çaresizliği ve TBB’nin Çıkışı: Aynı anayasa ihlali süreci, TİP’ten milletvekili seçilmesine rağmen tahliye edilmeyen ve Yargıtay’ın AYM kararlarına direnmesi sonucu vekilliği düşürülen Can Atalay dosyasında da yaşanmıştır. Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Erinç Sağkan, bu durumun avukatlık ve adalet sistemi açısından yarattığı yıkımı şu sözlerle özetlemiştir: “Mahkemenin ‘takdir yetkisi’ denilerek geçiştirilemeyecek bu hukuksuzluk sarmalının son bulması ve kararın uygulanarak yeniden yargılama sürecinin başlatılması ‘Anayasal Devlet’ ilkesi bakımından zaruridir. Aksi durum Can Atalay dosyası süreci ile birlikte değerlendirildiğinde bireysel başvuru sisteminin de iflası anlamına gelecektir.”.

Bir avukatın, ülkenin en yüksek mahkemesinden müvekkili lehine ihlal kararı almasına rağmen, alt derece mahkemesinin bu kararı tanımaması karşısında içine düştüğü durum, mesleki bir çıkmazdır. Sağkan’ın belirttiği üzere, ilk kararı uygulamayan ve Anayasa’yı ihlal ederek suç işleyen hakimler hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu’nun (HSK) derhal disiplin süreci başlatması gerekmektedir; zira keyfiliğin ve cezasızlığın hüküm sürdüğü bir düzende avukatlık faaliyeti fiilen imkansızdır.

5.2. Vaka 2: Savunma Makamının Yargılanması ve Kayyum Tehdidi – İstanbul Barosu Davası

Avukatların haksızlıklar karşısında susturulması amacıyla devlet erki tarafından kullanılan en sistematik yöntemlerden biri, doğrudan baro tüzel kişiliklerinin ve baro yöneticilerinin kriminalize edilerek yargısal tacize uğratılmasıdır. Dünyanın en köklü ve üye sayısı bakımından en büyük barolarından biri olan İstanbul Barosu’nun Başkanı İbrahim Kaboğlu ve Yönetim Kurulu üyelerinin yargılandığı dava, yargı bağımsızlığının ortadan kalkmasının en dramatik örneğidir.

İddianame ve Suçlamalar: İstanbul Barosu yönetimi, 19 Aralık 2024 tarihinde Suriye’de bir SİHA saldırısı sonucunda yaşamını yitiren gazeteciler Nazım Daştan ve Cihan Bilgin ile ilgili, baroların insan haklarını koruma yükümlülükleri çerçevesinde kurumsal bir açıklama yayımlamıştır. Bu açıklama üzerine Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı hızla harekete geçerek; İbrahim Kaboğlu ve yönetim kurulu üyeleri (Rukiye Leyla Süren, Hürrem Sönmez, Ahmet Ergin, Metin İriz, Mehmedali Barış Beşli, Yelda Koçak Urfa, Fırat Epözdemir, Ezgi Şahin Yalvarıcı, Ekim Bilen Selimoğlu ve Bengisu Kadı Çavdar) hakkında “basın ve yayın yoluyla terör örgütü propagandası yapmak” ve TCK’ya yeni eklenen “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak (dezenformasyon)” suçlamalarıyla, 3 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası istemiyle iddianame düzenlemiştir. İddianamenin temelindeki rasyonel çöküntü şuradadır: Savcılık, açıklamada adı geçen gazetecilerin “terör örgütü üyesi” olduğunu iddia etmesine rağmen, bu kişilerin örgüt üyeliğine dair kesinleşmiş hiçbir mahkeme kararı (hüküm) dosyaya sunamamıştır. Bu durum, masumiyet karinesinin bizzat iddia makamı tarafından çiğnenmesidir.

Ağır Ceza Yargılaması, Savunmalar ve Beraat: Silivri’deki Marmara Cezaevi Yerleşkesi’nde beş gün süren; TBB Başkanı Erinç Sağkan’ın, onlarca il barosu başkanının, uluslararası hukuk kuruluşu temsilcilerinin ve çeşitli siyasi parti (CHP, DEM Parti, Emek Partisi) milletvekillerinin yakından takip ettiği duruşmalar neticesinde, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi 9 Ocak 2026 tarihinde tüm sanıkların beraatine karar vermiştir. Mahkeme gerekçesinde, atılı suçların hiçbir yasal unsurunun oluşmadığını açıkça hüküm altına almıştır.

Bu davada Baro Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’nun yaptığı savunma, Türkiye’deki hukuk krizinin adeta bir röntgeni niteliğindedir. Kaboğlu, ceza yargılamasının temelini oluşturan ‘iddia–savunma–hüküm’ diyalektiğine devletin saygı duymadığını, adil yargılanma hakkının kurumsal olarak ihlal edildiğini ve yargı mensuplarının (hakim ve savcıların) gerçek suçluları kovalayarak adaleti tesis etmek yerine, sivil toplumun, baroların ve bireylerin düşünce/siyasal fikir açıklamalarıyla meşgul edilerek enerjilerinin tüketildiğini vurgulamıştır. Dahası, bizzat yargılandığı yer olan Silivri Cezaevi kompleksine işaret ederek; cezaevinin kapasitesinin çok üzerinde mahpus barındırdığını, tutukluların yüzde 99’unun Anayasa’nın 13. ve 19. maddelerinde düzenlenen “ölçülülük ilkesi” ve adli kontrol seçenekleri hiçe sayılarak, anayasaya aykırı biçimde içeride tutulduğunu dile getirmiş, bu durumu “devasa bir hukuk krizi” olarak tanımlamıştır.

Yönetim kurulu üyelerinin beyanları da Kemalist hukukun “cesaret” ve “görev bilinci” unsurlarını yansıtmaktadır. Bengisu Kadı Çağlar “İnsan haklarının ve savunmanın dokunulmazlığını savunduk” derken; Yelda Koçak “Sussaydık görevimizi ihlal ederdik” diyerek Avukatlık Kanunu Madde 76’nın barolara yüklediği misyonun altını çizmiştir. Ekrem Bilen Selimoğlu ise davayı bir “kanaat testi” olarak nitelendirerek, davanın Türkiye’nin hukuk devleti olup olmadığına dair bir turnusol kağıdı olduğunu belirtmiştir. Karar açıklandığında avukatların attığı “Savunma susmadı, susmayacak” sloganları, bu direnişin psikolojik boyutunu özetlemektedir.

Sivil Mahkeme Eliyle İdari Tasfiye (Kayyum) Çabası: Bu sürecin en çarpıcı ve anayasal devlet ilkesini yıkan boyutu, ceza davasında yasal suç unsurları oluşmamasına ve beraat verilmesine karşın, devlet aklının baroyu ele geçirme refleksinden vazgeçmemesidir. Aynı basın açıklamasını gerekçe gösteren İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Avukatlık Kanunu kapsamında İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’ne bir “davaname” sunarak baro yönetiminin düşürülmesini talep etmiştir. İstanbul 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, 21 Mart 2025 tarihinde son derece hukuka aykırı ve siyasi saiklerle bezeli bir kararla, Kaboğlu ve yönetim kurulu üyelerinin görevlerine son verilmesine ve baroda 1 ay içinde olağanüstü seçim yapılmasına hükmetmiştir. Baroların özerk ve demokratik seçim yapılarına, idare vesayeti dışında doğrudan müdahale niteliğindeki bu karar, avukatların kendi meslek örgütlerini yönetme iradesinin gaspı, bir tür “yargısal kayyum” atanması girişimi olarak hukuk tarihine geçmiştir. TBB ve barolar bu karara itiraz ederek mücadelesini sürdürmektedir.

5.3. Vaka 3: Toplumsal Olaylarda Avukat Haklarının Fiili Gaspı – Mart 2025 Ekrem İmamoğlu Süreci

Savunma hakkının ihlali yalnızca mahkeme salonlarında ve siyasi davalarda değil, sokağın geriliminde, adliyenin ve kolluk birimlerinin (emniyet nezarethanelerinin) koridorlarında yaşanan fiziki ve fiili engellemelerle de gerçekleşmektedir. 19 Mart 2025 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlatılan adli ve idari süreçle birlikte sokaklarda gelişen toplumsal olaylar, avukatların sahadaki güvencesizliğini bütün çıplaklığıyla belgelemiştir.

İstanbul Barosu Avukat Hakları Merkezi (AHM) tarafından kriz masası oluşturularak sahada bizzat gözlem yapılarak hazırlanan “19-29 Mart 2025 Tarihli Toplumsal Olaylarda Avukat Hakkı İhlalleri Gözlem Ön Raporu”, avukatların kolluk karşısındaki çaresiz bırakılmışlığının vesikasıdır. Raporun tespitlerine göre:

  • Fiziki Erişimin Engellenmesi ve Yasaklamalar: İstanbul Valiliği’nin 19.03.2025 tarihli kararıyla toplantı yürüyüşlerinin yasaklanması ve Taksim, Emniyet Müdürlüğü çevrelerindeki yolların/metroların kapatılması gerekçe gösterilerek, avukatların İstanbul Emniyet Müdürlüğü binasına (Vatan Emniyet) fiziki erişimleri kilometrelerce öteden çekilen polis çelik bariyerleriyle tamamen kesilmiştir.

  • Keyfi Mazeretler ve Müdafiye Erişim Engeli: Gözaltına alınan (çoğunluğu darp edilmiş) müvekkillerine ulaşmak isteyen ve anayasal savunma hakkını icra etmek isteyen avukatlara, kolluk güçleri tarafından “İçeride yeterince avukat var”, “Girişte verilen avukat kimlik kartı bitti”, “Şüpheli parmak izinde/sağlık kontrolünde”, “Şüpheli listede yok” gibi hukuki hiçbir karşılığı olmayan, yalan tutanaklarla desteklenen tamamen keyfi, gayriciddi ve oyalayıcı mazeretler sunulmuştur. Vatan ve Akdeniz Caddesi kesişiminde durdurulan avukatlara “İfade başlayınca çağrılacaksınız” denilerek, ifade öncesi şüpheliyle baş başa hukuki danışma yapma hakkı (CMK gereği mutlak bir haktır) gasp edilmiştir.

  • Bilgi Saklama ve Yer Değiştirme: Gözaltındaki kişiler, avukatlarına veya ailelerine haber verilmeden Gayrettepe, Esenler gibi farklı birimlere sevk edilerek şüphelilerin dış dünyayla bağı tamamen koparılmış; yasal “bildirim yükümlülüğü” açıkça ihlal edilerek bir tür “kaybetme/yalıtma” pratiği sergilenmiştir.

  • Baro Yönetimine Kolluk Müdahalesi: Olaylara müdahil olmak, meslektaşlarının ve vatandaşların anayasal haklarını korumak üzere Emniyet Müdürlüğü’ne giden İstanbul Barosu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyeleri dahi saatlerce polis bariyerleri önünde ayakta bekletilmiş, içeri alınmamışlardır. Ancak uzun süren zorlu müzakereler ve “görevi kötüye kullanma” suç duyurusu ihtarları sonucu emniyete giriş sağlanabilmiştir. Rapordaki somut bir vaka, çaresizliğin boyutunu gösterir: 27 Mart 2025 gecesi Şişli’de gözaltına alınanlar için emniyete giden 29 avukatın önüne bariyer çekilmiş, meslektaşlar saatlerce soğukta bekletilmiş ve gece 03:00’e kadar müvekkillerinden tek bir haber almaları, onlara bir yudum su ulaştırmaları polis kalkanlarıyla engellenmiştir.

Bu raporda yer alan bulgular; avukatlara yönelik kolluk engellemelerinin sadece mesleki bir hakkın gaspı olmanın çok ötesine geçtiğini, kolluğun kimlik gizleyerek işkence ve kötü muamele yapabilmesi için savunmanın bilerek dışarıda bırakıldığını, bunun hukuk devletine ve anayasal ilkelere yönelik sistematik ve yapısal bir tehdit oluşturduğunu kanıtlamaktadır.

5.4. Vaka 4: Yargının Silahşörleşmesi ve Döner Kapı Adaleti – Selçuk Kozağaçlı

Avukatların haksızlıklar karşısındaki çaresizliğini büyüten ve psikolojik direncini kırmayı hedefleyen bir diğer yargısal mekanizma ise “döner kapı” (revolving door) adalet sistemi veya hukuki belirliliğin “tahliye edilip kapıda tekrar tutuklama” suretiyle tamamen yok edilmesidir. Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Onursal Başkanı Av. Selçuk Kozağaçlı’nın yargılandığı ve tutuklu bulunduğu dava, yargının bir cezalandırma aracına dönüşmesi bağlamında ibret verici bir vaka niteliğindedir.

Soma maden faciasında yaşamını yitiren 301 madencinin ailelerinin, KHK ile haksızca ihraç edilen ve açlık grevi yapan eğitimciler Nuriye Gülmen ile Semih Özakça’nın, HES (Hidroelektrik Santrali) ve ekoloji protestolarına katılan köylülerin, iş cinayetlerinde yaşamını yitiren emekçilerin avukatlığını üstlenen Selçuk Kozağaçlı ; temsil ettiği bu “dezavantajlı ve muhalif” profil nedeniyle doğrudan devletin güvenlikçi aklının hedefine oturtulmuş ve 2000 günden fazla bir süre, ağırlaştırılmış koşullarda tutuklu kalmıştır.

Bu sürecin en dramatik, hukuk bilimi açısından en açıklanamaz kırılması 14 Eylül 2018 tarihinde yaşanmıştır. İstanbul 37. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada, dosyayı aylarca inceleyen mahkeme heyeti, tutukluluk şartlarının ortadan kalktığına kanaat getirerek Kozağaçlı ve beraberindeki avukatlar hakkında tahliye kararı vermiştir. Ancak hukuki garabet burada başlar: Savcılığın bu tahliyeye itirazı üzerine, tahliyenin üzerinden henüz 24 saat bile geçmeden, aynı yargı kompleksi içinde, hiçbir yeni delil üretilmemişken Kozağaçlı yeniden gözaltına alınmış ve 17 Eylül 2018’de savcılığın itirazını kabul eden aynı mahkeme (başka bir heyet/yan mahkeme formunda) tarafından derhal yeniden tutuklanarak Silivri Cezaevi’ne geri gönderilmiştir. ÇHD’li avukatlar bu durumu “Selçuk Kozağaçlı onurumuzdur” diyerek İstanbul Barosu önünde protesto etmişlerdir.

Duayen hukukçu Fikret İlkiz’in de “Habeas corpus ve özgürlük” başlıklı yazısında isyanla işaret ettiği üzere; asıl mahkemenin vicdanen ve hukuken tahliye edip, siyasi bir refleks veya idari bir baskıyla harekete geçen yanındaki mahkemenin anında tekrar tutukladığı bu ihlal sarmalı, kişi hürriyeti ve güvenliğinin (habeas corpus) kökten imhasıdır. Yargının, maddi gerçeği aramak yerine önceden belirlenmiş bir cezalandırma işlevini yerine getiren bir araca dönüşmesinin en somut ispatıdır. Bir avukatın, temsil ettiği müvekkiller (işçiler, muhalifler) nedeniyle “düşman ceza hukuku” pratiklerine maruz bırakılarak özgürlüğünden mahrum edilmesi, mesleğini icra eden tüm bağımsız savunma makamına verilmiş bir devlet gözdağıdır.

Tablo 1: Güncel Olaylar ve İhlal Edilen Anayasal / Yasal Kurallar

Vaka / Süreç İhlal Edilen Temel Hak / Kanun Maddesi Hukuki Boyut, Yargısal Yöntem ve Sistematik Etkisi
Tayfun Kahraman / Can Atalay Kararları Anayasa Madde 148 (Bireysel Başvuru), Madde 36 (Adil Yargılanma), Madde 153 (AYM Kararlarının Bağlayıcılığı) Alt derece mahkemelerinin Anayasa’yı tanımaması (“Süper temyiz mahkemesi değilsin” söylemi); bireysel başvuru sisteminin çökertilmesi, normlar hiyerarşisinin reddi. Avukatın AYM kararıyla bile müvekkilini hapisten çıkaramaması.
İstanbul Barosu Davası (İ. Kaboğlu Yön. Kur.) İfade Özgürlüğü, Avukatlık Kanunu Madde 76 (Hukukun Üstünlüğünü Savunma Görevi), TCK (Dezenformasyon ve Terör Propagandası) Baroların düşünce açıklamaları üzerinden terörize edilmesi, Ağır Ceza beraatine rağmen idari vesayetle (Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla) demokratik yönetimin düşürülerek kayyum atanmaya çalışılması.
Mart 2025 Ekrem İmamoğlu Süreci Protestoları CMK Madde 147, 191 (Müdafiye Erişim Hakkı), Anayasa Madde 19 (Kişi Hürriyeti ve Güvenliği) Kolluk güçlerinin fiziki çelik bariyerler ve “içeride avukat kotası doldu”, “şüpheli listede yok” gibi yalan, keyfi mazeretlerle avukat-müvekkil görüşmesini emniyette engellemesi; savunmanın soruşturma başında saf dışı bırakılarak işkenceye zemin hazırlanması.
Selçuk Kozağaçlı / ÇHD Davası Tutuklamaları Adil Yargılanma, Habeas Corpus (Kişi Güvenliği ve Özgürlüğü), Masumiyet Karinesi Yargılamanın bir intikam ve cezalandırma aracına dönüşmesi, tahliye kararının 24 saat içinde bozularak anında yeniden tutuklama yapılması (“döner kapı” adaleti) ile hukuki öngörülebilirliğin ve avukatlık mesleki güvencesinin yok edilmesi.

6. Avukatların Haksızlıklar Karşısındaki “Çaresizliği” ve Hukuki Belirliliğin Kaybı

İncelenen olaylar, belgeler ve uluslararası raporlar; Türkiye’de avukatların ve baroların maruz kaldığı ihlallerin münferit, tesadüfi veya dönemsel adli hatalar (sapmalar) olmadığını, bizzat kurumsal bir stratejinin ve devlet aklının parçası olduğunu göstermektedir. Avukatların haksızlıklar karşısında hissettikleri çaresizlik algısı, kendi hukuki yetkinliklerinin, bilgi birikimlerinin veya hitabet becerilerinin eksikliğinden kaynaklanmamaktadır; bilakis, sistemin kendi koyduğu yasalara ve anayasal kurallara uymamasından, yani hukukun oynandığı zeminin (oyunun kurallarının) idare tarafından maç esnasında sürekli ve keyfi olarak değiştirilmesinden kaynaklanmaktadır.

Kemalist hukuk devriminin mimarı Mahmut Esat Bozkurt’un 1926’da kurguladığı sistemde hukuk, devletin keyfiliğini önleyen sarsılmaz bir kalkandır. Yargıca tanınan takdir yetkisi, İsviçre Medeni Kanunu’nda olduğu gibi, adaletin, eşitliğin ve toplumsal ahengin sağlanması için kullanılmalıdır. Oysa 2026 Türkiye’sinde mahkemeler, kendilerine tanınan bu geniş “takdir yetkilerini”, Anayasa’yı bertaraf etmek (Tayfun Kahraman kararlarında TBB Başkanı Sağkan’ın belirttiği üzere) veya sivil toplumu sindirmek (İstanbul Barosu’nun sivil mahkemeyle düşürülmesi davasında olduğu gibi) için siyasi bir silah olarak kullanmaktadırlar.

Normal bir hukuk devletinde avukat; hukuki argümantasyon, Yargıtay/AYM/AİHM içtihatlarını sunma, delil toplama ve yasa maddelerini (Örn: CMK, TCK) yorumlama gibi somut araçlara sahiptir. Ancak karşısındaki makam (kolluk amiri, nöbetçi savcı veya ağır ceza hakimi) yürürlükteki kanunu açıkça uygulamayı reddettiğinde ve en üst yargı mercii olan AYM’nin bağlayıcı ihlal kararlarını “AYM süper temyiz mahkemesi değildir” diyerek kendi siyasi yorumuyla yok saydığında, avukatın elindeki tüm entelektüel ve hukuki enstrümanlar bir anda işlevsizleşmektedir. İstanbul Vatan Emniyet Müdürlüğü kapısında, “İçeride avukat kimlik kartı bitti” diyerek hukuku fiilen kapı dışarı eden bir kolluk memuruna karşı, avukatın elindeki CMK kitapçığından maddeler okuması, Hukuk Devleti simülasyonunda yaşanan tam bir trajediye ve Kafkaesk bir çaresizliğe işaret eder.

Bu durum, 5 Nisan 2026 Avukatlar Günü vesilesiyle baroların yaptığı açıklamalarda da en acı şekliyle dile getirilmiştir. Trabzon Barosu, “Yasalarla getirilen kazanımların karar ve fiili uygulamalar ile törpülenerek erozyona uğratıldığını” belirtirken ; Nevşehir Barosu, avukatın varlığının demokratik hukuk düzeninin teminatı olduğunu, ancak meslek standartlarının ve yargı bağımsızlığının çökertildiğini ifade etmiştir. Kocaeli Barosu ise, “Kısıtlanmış, baskılanmış, dar ve göstermelik bir savunma hakkı” tablosunu çizerek, avukatların dosyaya erişim hakkının dahi ortadan kaldırıldığını vurgulamıştır.

Bu yapısal çöküşün ve mesleki felcin üç temel kurumsal nedeni vardır:

  1. Kuvvetler Ayrılığının Tasfiyesi (Parti-Devlet Bütünleşmesi): Yargı erkinin, yürütmenin siyasi refleksleri ve konjonktürel ihtiyaçları doğrultusunda hareket etmesi, hakim ve savcıların mesleki yükselmelerini hukuki liyakat ve normlara sadakat üzerinden değil, yürütmenin politik beklentilerine uygun kararlar (tutuklamalar, kayyum atamaları, beraat retleri) verme pratikleri üzerinden şekillendirmelerine yol açmaktadır (AB 2025 Genişleme Raporu teyidi ile ).

  2. Cezasızlık Politikası (İdari Zırh): AYM kararlarını ısrarla uygulamayan ve Türk Ceza Kanunu anlamında görevi kötüye kullanma / anayasa suçu işleyen hakimler hakkında veya nezarethanede/sokakta avukata fiili şiddet uygulayıp görevini engelleyen kolluk kuvvetleri hakkında, Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ya da ilgili mülki amirlikler tarafından hiçbir etkin adli/idari soruşturma yürütülmemesi, bu ihlalleri cesaretlendirerek norm haline getirmektedir.

  3. Savunmanın Kriminalizasyonu (Terörize Etme): Avukatın bizzat devlet organlarınca “şüpheli” veya müvekkiliyle “suç ortağı” olarak özdeşleştirilmesi; ya da İstanbul Barosu yönetiminin Suriye’de ölen gazetecilerle ilgili açıklamasında olduğu gibi, kurumsal açıklamalarından dolayı terör örgütü propagandası ile suçlanıp 12 yıl hapisle yargılanması , savunma dokunulmazlığını yok eden, avukatı mesleğini yaparken korkuya sevk etmeyi amaçlayan bilinçli bir yargısal taciz (SLAPP davası) yöntemidir.

Tablo 2: Cumhuriyetin Kemalist Hukuk İlkeleri ve 2026 Türkiye Yargı Pratiği Karşılaştırması

İnceleme Kriteri 1926 Kemalist Hukuk Devrimi İdeali (M. Esat Bozkurt Vizyonu) 2026 Türkiye Hukuk Sistemi (Fiili Durum ve Uygulama)
Normların Niteliği

Laik, rasyonel, evrensel standartlara uygun ve yurttaşlar arası tam eşitlikçi (İsviçre Medeni Kanunu temeli).

Uluslararası endekslerde (WJP 118. sıra) son sıralarda, keyfi, öngörülemez ve çifte standartlı pratikler.

Yargısal Hiyerarşi Kanunların üstünlüğüne ve kesinleşmiş yüksek yargı kararlarının devlet mekanizmasında bağlayıcılığına tam sadakat.

Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının (Tayfun Kahraman, Can Atalay dosyaları) alt derece/yerel mahkemelerince açıkça reddedilmesi.

Savunma Hakkının Konumu Çağdaş ve modern devletin teminatı, kanun önünde eşitliğin güvencesi. Bireyi devlete karşı koruyan yegane güç.

Emniyette çelik bariyerlerle engellenen, adliyede davalarla sindirilen, kurumsal yapısına (baroya) el konulmak istenen kriminalize edilmiş meslek.

Devletin Ontolojisi

Adaleti mülkün (devletin bekasının) temeli kılan, kurallara bağlı Hukuk Devleti (Rechtsstaat).

Kuralların güce göre esnetildiği, seçilmiş muhaliflerin idari kararla kayyumlarla değiştirildiği (AB 2025 Raporu) totaliter refleksli Güç/Polis devleti.

7. Sonuç ve Hukuka Dönüş Çağrısı

2026 yılı 5 Nisan Avukatlar Günü ve İstanbul Barosu’nun 148. kuruluş yıl dönümü vesilesiyle ortaya çıkan tarihsel, istatistiksel ve hukuki tablo; Türk adalet sisteminin, Cumhuriyetin kuruluş ideallerinden, Mahmut Esat Bozkurt’un işaret ettiği o sarsılmaz rasyonel hukuk zemininden radikal ve onarılamaz biçimde uzaklaştığını göstermektedir. Hukukun idare tarafından keyfi olarak askıya alındığı, anayasal kurumların (AYM, AİHM) en bağlayıcı kararlarının yerel mahkemelerce tanınmadığı, ve adalet sisteminin asli unsuru olan avukatların mesleki faaliyetlerinden ötürü cezaevleriyle (Selçuk Kozağaçlı), ağır ceza yargılamalarıyla (İstanbul Barosu Yönetimi) ve fiziki polis bariyerleriyle (Mart 2025 olayları) tehdit edildiği bir iklimde evrensel standartlarda bir “adaletten” söz etmek imkansızdır.

Anayasa Mahkemesi’nin Tayfun Kahraman dosyasına dair 2 Nisan 2026’da vermek zorunda kaldığı “uygulamama nedeniyle ikinci hak ihlali” kararı ; İstanbul Barosu yöneticilerinin suçun unsurları dahi yokken günlerce yargılanıp beraat ettikleri halde sivil yargı hilesiyle görevden uzaklaştırılmak istenmeleri ; ve avukatların, Emniyet Müdürlüğü bariyerleri önünde uydurma mazeretlerle saatlerce soğukta bekletilerek müvekkillerine erişimlerinin gasp edilmesi , krizin boyutunun birkaç kötü niyetli bürokratın hatası değil, bütünüyle sistematik bir devlet politikası olduğunu kanıtlamaktadır. Hukuku harfiyen uygulamakla yükümlü yargıçların bizzat Anayasa’nın açık lafzına karşı direnmesi, sadece avukatlık mesleğine değil, doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti’nin temeline yöneltilmiş yapısal bir saldırıdır.

Kemalist bir hukuk perspektifinden bakıldığında çözüm; 1926 ruhuna, yani aklı, bilimi, eşitliği ve hukukun tartışmasız üstünlüğünü merkeze alan çağdaş hukuk (muasır medeniyet) anlayışına kesin, kesintisiz ve şartsız bir dönüş yapmaktır. Mahmut Esat Bozkurt’un Medeni Kanun gerekçesinde çok net işaret ettiği üzere, medeniyet bölünemez bir bütündür ve hukukun üstünlüğü, devletin bekasının, kalkınmasının ve milletin huzurunun yegâne meşruiyet koşuludur.

Bu bağlamda; Anayasa’nın 153. maddesini ihlal ederek AYM kararlarına uymayan hakimler hakkında Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) nezdinde derhal disiplin ve cezai soruşturma süreçleri işletilmeli, kolluk nezarethanelerinde ve toplumsal olaylarda avukatlara yönelik fiili/fiziki engellemeler için etkin adli yaptırımlar devreye alınmalı ve Türkiye Barolar Birliği ile yerel barolar üzerindeki yargısal/idari vesayet ve kriminalizasyon girişimlerine derhal son verilmelidir.

Hukukun işlemediği, kanun kitaplarının fırlatılıp atıldığı bir yerde avukatların hissettiği o ağır çaresizlik ve tükenmişlik hissi, aslında devletin kendi varlık nedenini yitirmesinden kaynaklanan devasa bir kurumsal krizin acı yansımasıdır. Unutulmamalıdır ki; savunma makamı bağımsız ve güvencede olmadan yargı bağımsız olamaz, yargı bağımsız olmadan da Hukuk Devleti ayakta kalamaz. Savunmanın çöküşü, adaletin; adaletin çöküşü ise doğrudan doğruya devletin çöküşüdür.

Ben Kemalistim; ancak siyasal Kürtçü olarak nitelendirilen barolar (örneğin doğu ve güneydoğu illerindeki hak ihlallerini raporlayan Diyarbakır Barosu gibi) ve diğer kesimler benimle aynı ideolojik görüşte olmamasına rağmen bu kapsayıcı değerlendirmeyi yapıyorum. Bununla birlikte, bu hak arama mücadelesinin en ön safında yer alması gereken mevcut baro yönetimlerinin kendi içlerindeki yönetsel zafiyetlerini ve basiretsizliklerini de sert bir dille eleştirmek zorundayım. Öyle ki, meslektaşlarına dağıttıkları 2026 yılı Avukat Ajandalarını bile yanlış basacak, ajandadaki hafta başını Pazartesi yerine “Perşembe”den başlatacak kadar ciddiyetten uzak, son derece basiretsiz bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız. En basit bir ajanda basımını bile eline yüzüne bulaştıran bu liyakatsiz yönetimlerin devasa hukuk krizleriyle ne kadar güçlü mücadele edebileceği ciddi bir soru işaretidir. Tüm bu yönetsel zafiyetlere ve ideolojik ayrılıklara rağmen, Cumhuriyet’in kurucu değerleri bana şunu emreder:

Herkes için hukuk, herkes için adalet!

Bugün aynı zamanda İstanbul Barosunun kuruluş yıl dönümü, Hukuku ve adaleti cesaretle savunan tüm meslektaşlarımızın 5 Nisan Avukatlar Günü kutlu olsun.

Av. Arb. Enver Alper Mutluer

İletişim ve Randevu

Hukuki Sorunlarınıza Stratejik ve Kalıcı Çözümler

Hak arama mücadelesinde disiplin, tecrübe ve güveni bir araya getiren Mutluer Hukuk Bürosu; İstanbul merkezli olmak üzere Türkiye’nin her noktasındaki müvekkillerine nitelikli hukuk hizmeti sunmaktadır. 19 yılı aşan mesleki tecrübesiyle Uzman Arabulucu Avukat Enver Alper Mutluer, karmaşık hukuki süreçlerin her aşamasında çözüm ortağınız olarak yanınızdadır.

Prensiplerinden ödün vermeden; Ceza Hukuku’ndan Ticaret Hukuku’na, İş uyuşmazlıklarından Uzman Arabuluculuk süreçlerine kadar geniş bir yelpazede, her davaya akademik derinlikle yaklaşmaktayız.

🌐 Hakkımızda: https://www.mutluer.av.tr/hakkimizda/

📍 Adres: Esentepe Mahallesi, Harman 1 Sokak, Duran İş Merkezi No: 4, Kat: 8, Şişli (Levent – Kanyon AVM Yanı) / İstanbul

📞 Mobil Telefon & Randevu: +90 (532) 263 41 65

🌐 Web: www.mutluer.av.tr

📧 E-posta:  [email protected]

🕒 Çalışma Saatleri: Hafta içi: 09:00 – 18:00

Önemli Not: Mesleki etik ve hizmet kalitemizi korumak adına, telefon veya e-posta yoluyla danışmanlık hizmeti verilmemektedir. Tüm hukuki inceleme ve görüşmeler için lütfen yukarıdaki kanallardan randevu alınız.

 

Yazar Biyografisi: Avukat Arabulucu Enver Alper MUTLUER

Kıdemli Avukat & Uzman Arabulucu | Hukuk Stratejisti

İstanbul 1 No’lu Barosu’na kayıtlı (Sicil No: 34169) Avukat Enver Alper Mutluer, hukuk dünyasındaki 19 yılı aşan tecrübesiyle karmaşık hukuki süreçlerin çözümünde uzmanlaşmış kıdemli bir hukuk stratejistidir. Mesleki disiplinini, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı’nda Asteğmen rütbesiyle ifa ettiği askerlik göreviyle harmanlayan Mutluer, adaletin tesisi yolunda tavizsiz bir profesyonellik sergilemektedir.

Uzmanlık ve Akademik Bakış Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı nezdinde (Sicil No: 4326) kayıtlı bir Uzman Arabulucu olan Mutluer; İş Hukuku, Ticaret Hukuku, Tüketici Hukuku, Banka ve Finans Hukuku ile Sigorta Hukuku alanlarında derinlemesine uzmanlığa sahiptir. 2008 yılından bu yana binlerce davanın yönetimini üstlenmiş, teorik bilgiyi pratik saha tecrübesiyle birleştirerek, imkansız görülen karmaşaları zekice çözen bir “Gordion Düğümü” stratejisidir; en zorlu hukuki düğümleri kararlılık ve stratejik bir vizyonla çözüme kavuşturur.

Yayınlar ve Toplumsal Katkı Müvekkillerine yalnızca bir vekil değil, aynı zamanda bilgili bir çözüm ortağı olarak hizmet veren Enver Alper Mutluer, güncel hukuki gelişmeleri ve analizlerini paylaştığı makaleleriyle tanınmaktadır. Her davasına bir “bilimsel inceleme”  titizliğiyle yaklaşan yazar, hukukun dijital dünyadaki sesi olmayı ve toplumsal adalet bilincine katkı sunmayı vizyon edinmiştir.


Kategoriler:

İlk yorum yazan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lorem ipsum dolor sit amet, at mei dolore tritani repudiandae. In his nemore temporibus consequuntur, vim ad prima vivendum consetetur. Viderer feugiat at pro, mea aperiam

Detayları bize yazın size en kısa sürede ulaşalım

Tüm hakları saklıdır.
2025 Mutluer Hukuk Bürosu

Binlerce Yıllık Türk Devlet Aklı, Bugünün Dünyasında Yeniden Hayat Buluyor: Türk Töresi ve Türk'ün Prensipleri