Akbelen Ormanı İhtilafı ve Ekolojik Milliyetçilik Ekseninde Doğal Kaynakların Yönetimi: Hukuki, Sosyolojik ve Politik Bir İnceleme
Giriş ve Doktriner Çerçeve: Kemalizm 2.0 ve Ekolojik Milliyetçilik
Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi sınırları, mülkiyet rejimleri ve doğal kaynak yönetimi, 21. yüzyılın başından itibaren küresel sermaye entegrasyonu ve neoliberal özelleştirme politikalarının doğrudan hedefi haline gelmiştir. Bu tarihsel kırılmanın en çarpıcı ve sembolik tezahürlerinden biri, Muğla’nın Milas ilçesine bağlı İkizköy mevkiinde yer alan Akbelen Ormanı’nda yaşanan sosyo-ekolojik krizdir. Söz konusu bölgede, termik santrallere kömür sağlamak amacıyla ormanlık alanların özel sermaye iştiraklerine tahsis edilmesi, salt yerel bir çevre veya idare hukuku sorunu olmanın çok ötesindedir. Bu ihtilaf; Anayasa’nın ormanları ve çevreyi koruyan amir hükümleri, “kamu yararı” kavramının ontolojik ve felsefi temelleri ile ulusal kaynakların kimin yararına yönetileceği üzerine kurulan makro-politik bir fay hattını temsil etmektedir.
Bu kapsamlı rapor, Akbelen Ormanı’ndaki maden sahası projesini, projeyi yürüten holdinglerin idari ve hukuki süreçlerini, yargı organlarının yaklaşımlarını ve bölge halkının, özellikle de köylü kadınların sergilediği sivil itaatsizlik ve direniş pratiklerini objektif maddi vakıalar ve hukuki belgeler ışığında incelemektedir. Analizin doktriner omurgasını, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini oluşturan Kemalist ideolojinin çağdaş ve yaşamsal bir yorumu olan “ekolojik milliyetçilik” (literatürdeki güncel adlandırmasıyla Kemalizm 2.0, kitabımda yer almaktadır.) doktrini oluşturmaktadır. Bu doktrin; madenlerin millileştirilmesi, yabancı veya yabancı ortaklı imtiyazlı sermayenin tahakkümüne karşı duruş ve devletin yeraltı ile yerüstü zenginlikleri üzerindeki mutlak egemenliği ilkelerini sentezlemektedir.
Ekolojik milliyetçilik vizyonuna göre vatan; salt üzerinde siyasi egemenlik kurulan, haritalarla sınırları çizilmiş soyut bir toprak parçası değildir. Vatan; üstündeki biyoçeşitliliği, içme suyu havzaları, endemik tarım ürünleri, ormanları ve solunan temiz havasıyla bir bütün olarak dış müdahalelere ve iç rant arayışlarına karşı tavizsiz şekilde korunması gereken, yaşayan, nefes alan entegre bir yaşam destek sistemidir. İçinde bulunduğumuz dönemde küresel iklim krizinin, savaşların yarattığı tarımsal enflasyonun ve gübre şoklarının tetiklediği küresel buhran karşısında Türkiye’nin birincil kurtuluş reçetesi, kendi verimli tarım arazilerini, yeraltı su kaynaklarını ve ata tohumunu katı ceza kanunları ve imar yasaklarıyla mutlak bir koruma altına almasıdır. Akbelen krizi, bu büyük savunma hattının en kritik cephelerinden biri olarak hukukun, siyasetin ve sosyolojinin kesişim noktasında durmaktadır.
Akbelen Ormanı Maden Projesi: Maddi Vakıalar ve Şirket-İdare İlişkisi
Akbelen Ormanı’nda patlak veren krizin temelinde, 1980’ler sonrası hız kazanan ve 2000’li yıllarda zirveye ulaşan enerji özelleştirmeleri yatmaktadır. Bu politikaların bir sonucu olarak, kamuya ait olan Yeniköy ve Kemerköy termik santralleri özel sektöre devredilmiştir. Projenin ana yürütücüsü ve ihtilafın merkezindeki aktör, Türkiye’nin en büyük altyapı ve enerji iştiraklerinden biri olan Limak Holding ve IC Holding’in ortaklaşa kurduğu Yeniköy-Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret A.Ş. (YK Enerji) unvanlı şirkettir.
YK Enerji, mülkiyetindeki Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine yakıt (linyit) sağlamak ve kömür madeni sahasını genişletmek amacıyla, bölgenin akciğerleri konumundaki asırlık çam ağaçlarına ev sahipliği yapan 740 dönümlük Akbelen Ormanı’nı açık maden ocağına dönüştürme projesini planlamış ve yürürlüğe koymuştur. Bu proje, salt bir yüzey kazısı değil, yüzlerce metre derinliğe inerek yeraltı su rejimini, tarım havzalarını ve biyolojik çeşitliliği geri döndürülemez biçimde yok edecek devasa bir hafriyat işlemidir.
İdari İşlemler ve Tahsis Süreci
Akbelen Ormanı’nın maden sahası olarak özel bir şirkete tahsis edilmesine yönelik idari işlemler silsilesi, devletin anayasal koruma görevini, sermaye birikimi lehine nasıl esnettiğinin kronolojik bir haritasını sunmaktadır. Süreç, yerel halkın ve şirket unsurlarının ilk temaslarıyla 2019 yılında fiili olarak başlamıştır. İkizköylülerin direnişiyle karşılaşan ilk ağaç kesimi girişimleri, yüzlerce imzalı dilekçenin idareye sunulması sonucu Milas Orman İşletme Müdürlüğü tarafından 2020 yılı programından çıkarılmak zorunda kalmıştır. Ancak sermayenin bürokrasi üzerindeki yapısal etkisi, kısa süre sonra kendini göstermiş ve kararlar en üst idari mercilerden alınmaya başlanmıştır.
| Tarih/Dönem | İdari, Hukuki ve Fiili Gelişmeler | İlgili Aktörler ve Kurumlar |
| Kasım 2019 | Akbelen Ormanı’nda ilk ağaç kesimi girişimlerinin halkın sivil itaatsizliği ve hukuki başvurularıyla durdurulması. |
Milas Orman İşletme Müdürlüğü, İkizköylüler |
| 28 Kasım 2020 | YK Enerji’ye doğrudan Bakanlık oluru ile “maden açık işletme (orman) izni” tahsis edilmesi. |
Tarım ve Orman Bakanlığı, YK Enerji |
| 21 Nisan 2021 | Şirket için yerel düzeyde kesim kararlarının onaylanması ve fiili müdahale girişimlerinin yeniden başlaması. |
Milas Orman İşletme Müdürlüğü |
| Ağustos 2022 | Hazırlanan bilirkişi raporu doğrultusunda, idare mahkemesinin daha önce verdiği “yürütmeyi durdurma” kararını kaldırması. |
Muğla 1. İdare Mahkemesi |
| 23 Aralık 2022 | İkizköylülerin itirazlarının, oluşturulan özel heyet tarafından oybirliği ile reddedilmesi. |
İzmir Bölge İdare Mahkemesi 7. Dava Dairesi |
| 26 Temmuz 2023 | Avukatların idare mahkemesinden acil yürütmeyi durdurma kararı talep etmesi ve ÇED süreçlerinin işletilmediğine dair beyanları. |
Av. Arif Ali Cangı, Muğla 1. İdare Mahkemesi |
| 12 Kasım 2023 | Maden işletme ruhsatının iptali istemiyle açılan asli davanın yerel mahkemece reddedilmesi. |
Muğla 1. İdare Mahkemesi, KARDOK |
| 31 Mart 2026 | Akbelen ormanı ve çevresindeki 679 parsel için tapu sahiplerine dahi haber verilmeden acele kamulaştırma keşfinin başlatılması. |
İdari Makamlar, Tapu Sahipleri, Keşif Heyetleri |
| Mart 2026 (Devamı) | Acele kamulaştırma ve müdahale süreçlerine yönelik yapılan yetki sınırı itirazları ve keşif taleplerinin yargı organlarınca reddedilmesi. |
İlgili İdare Mahkemeleri |
YK Enerji, Akbelen Ormanı’nda açık maden işletme iznini 28 Kasım 2020 tarihinde doğrudan dönemin Tarım ve Orman Bakanlığı’ndan alarak meşruiyetini tepeden inme bir idari işlemle sağlamıştır. Bu üst düzey izni takiben, hiyerarşik yapı içerisinde yerel idari makam konumunda bulunan Milas Orman İşletme Müdürlüğü de 21 Nisan 2021 tarihinde şirket lehine benzer bir tahsis ve ormanlık alanda fiili kesim kararı tesis etmiştir.
Yargısal Süreçler: İdare Hukukunda “Kamu Yararı” Doktrininin Daralması
Akbelen ormanı ihtilafı, idare hukukunun ve anayasal düzenin asli dayanağı olan “kamu yararı” (menfaat-i umumiye) kavramının sermaye projeksiyonları doğrultusunda nasıl dönüştürüldüğü konusunda derin bir içtihat krizini yansıtmaktadır. Aralarında Muğla Barosu’nun, Milas Belediye Başkanlığı’nın, İkizköylülerin kurduğu Karadam Karacahisar Mahalleleri Doğayı Doğal Hayatı Koruma Güzelleştirme ve Dayanışma Derneği’nin (KARDOK) ve çok sayıda yaşam savunucusunun bulunduğu davacılar, tesis edilen maden izinlerinin Anayasa’ya ve çevre hukukuna aykırı olduğu gerekçesiyle yargı yoluna başvurmuştur. Orman Genel Müdürlüğü (OGM) ile Tarım ve Orman Bakanlığı aleyhine açılan bu idari işlemin iptali davalarına, devletin bağımsızlığını zedeleyecek nitelikte bir tasarrufla, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı da bizzat şirket (YK Enerji) lehine müdahil olmuştur.
Muğla 1. İdare Mahkemesi’nin Gerekçesi: “Taleple Bağlılık” İlkesinin Kötüye Kullanımı
Yargısal denetim sürecinin kalbinde Muğla 1. İdare Mahkemesi’nin aldığı kararlar yatmaktadır. Mahkeme, YK Enerji’ye Akbelen Ormanı’ndaki maden ocağı için verilen izin ve ruhsatın iptaline ilişkin davaları reddederken, hükmünün gerekçesini ormana maden ocağı kurulmasında, enerji arz güvenliği bağlamında bir “kamu yararı” bulunması argümanına dayandırmıştır. Davalı idareler (OGM, Tarım Bakanlığı) ve müdahil bakanlık ile şirket; proje kapsamında çevre ve halk sağlığı açısından gerekli önlemlerin alındığını, maden sahasına verilen orman izninin şekil şartlarını taşıdığını ve bu nedenle “haksız ve hukuki dayanaktan yoksun” davanın reddedilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir.
Ancak bu noktada hukuki analiz açısından en sorunlu yaklaşım, İdare Mahkemesi’nin uyuşmazlığı parçalara ayırarak incelemesidir. Mahkemenin ormanın şirkete tahsisinin iptali talebini reddederken kullandığı hukuki argümantasyon, İdari Yargılama Usulü Kanunu’ndaki “taleple bağlılık” ilkesinin ekoloji davalarındaki dar ve mekanik yorumuna dayanmaktadır. Mahkeme kararında, “Maden işletme izni sahasından çıkarılacak madeni-kömürün kullanılacağı termik santralin işletilmesinin hukuka aykırı olduğu, kapatılması gerektiği yönünde iddialarda bulunulmuş ise de… idari yargıda taleple bağlılık ilkesi çerçevesinde sadece dava konusu edilen orman izninin yargısal denetiminin yapılacağı, dolayısıyla ilgili termik santralin teknik durumu ile ilgili bir inceleme yapılmasının mümkün olmadığı” açıkça belirtilmiştir.
Bu parçacı yaklaşım, çevre hukukunun temel taşı olan “ekosistemin parçalanmaz bütünlüğü” ilkesiyle ve Anayasa’nın devlete çevreyi koruma ödevini yükleyen 56. maddesiyle keskin bir çelişki içindedir. Akbelen’den çıkarılacak olan linyit kömürü ile o kömürü yakacak olan ve emisyon yayan Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali, nedensellik bağı bakımından ayrılmaz bir bütündür. Kömür, santral için çıkarılmaktadır; santralin varlığı da ormanın katledilmesinin tek hukuki ve fiili sebebidir. Mahkemenin, kömür madeninin iznini onaylarken, kömürün yakılacağı santralin çevresel etkilerini “dava konusu edilmediği” gerekçesiyle görmezden gelmesi, yargısal denetimin şekli bir bürokratik onaya indirgenmesidir. Bu durum, 12 Kasım 2023 tarihinde asli maden işletme ruhsatının iptali isteminin reddedilmesiyle perçinlenmiştir. Davacıların bir üst derece mahkemesi olan İzmir Bölge İdare Mahkemesi 7. Dava Dairesi’ne yaptıkları itirazların da 23 Aralık tarihinde reddedilmesi , idari yargının bu konuda sistematik bir tutum geliştirdiğini göstermektedir.
Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) Kurumunun İğdiş Edilmesi
Hukuki boyuttaki bir diğer kritik skandal, evrensel çevre hukukunun en önemli denetim mekanizması olan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinin bypass edilmesidir. İkizköylülerin avukatı Arif Ali Cangı’nın da altını çizdiği üzere, madencilik mevzuatı Türkiye’de 1990’lı yıllarda patlak veren Bergama Ovacık Altın Madeni direnişi sürecinde sermaye lehine ciddi anlamda değiştirilmiş ve madencilik adeta dokunulmaz, “kutsal bir faaliyet” statüsüne yükseltilmiştir. Yasalardaki çevre koruma güvenceleri yıllar içinde aşındırılmış, ormanlık, tarımsal ve tarihi alanlarda madenciliğin önü ardına kadar açılmıştır.
YK Enerji’nin Akbelen’deki operasyonlarında da bu yasal boşluklar ve geçici maddeler ustalıkla kullanılmıştır. Şirkete özelleştirme yoluyla devir yapılırken, projelerin ÇED yönetmeliğinin ilk kez yürürlüğe girdiği 1983 yılından önce projelendirildiği, dolayısıyla “müktesep hak” (kazanılmış hak) kapsamında olduğu gerekçesiyle ÇED muafiyeti tanınmıştır. Yani, 2020’li yıllarda yürütülen, milyonlarca ton toprağın yerinden oynatılacağı, devasa yeraltı suyu değişimlerine sebep olacak Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali kömür havzası projesi için güncel hiçbir ÇED süreci işletilmemiş, ÇED dahi yapılmamıştır. 1980’lerin ilkel çevre standartları dahi baz alınmaksızın kurgulanan bu kağıt üzerindeki projeksiyonlarla, 2026 yılının canlı ekosistemi ve halk sağlığı yok edilmektedir. Açılan ÇED davalarının da şekli gerekçelerle reddedilmesi , idarenin hukuka değil, sermayenin zaman çizelgesine tabi olduğunu kanıtlamaktadır.
Anayasal İhlaller: 169. Madde ve Normlar Hiyerarşisinin Çöküşü
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, doğal kaynakların korunması konusunda son derece net, amir hükümler içerir. Anayasa’nın 169. maddesi, devletin ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koymasını, tedbirleri almasını emreder. Aynı madde, bütün ormanların gözetiminin devlete ait olduğunu ve devlet ormanlarının mülkiyetinin hiçbir surette devrolunamayacağını kesin bir dille hükme bağlar. Kanun koyucu, 6831 sayılı Orman Kanunu ve bağlantılı mevzuat kapsamında, genel bütçe kapsamındaki kamu kurumlarına bedelsiz tahsisler yapabilmekte, orman alanlarındaki tesislerin üçüncü kişilere kiralanması durumunda kira bedelinin yüzde ellisinin Orman Genel Müdürlüğü bütçesine aktarılmasını öngörmektedir. Ancak Anayasa’nın ruhu, ormanların “istisnai kamu yararı veya zaruret” halleri dışında mutlak surette korunmasına dayanır. Hele ki yangın görmüş ormanlarla, gençleştirmeye ayrılmış sahalarda madencilik faaliyetlerine hiçbir surette izin verilemez.
Akbelen sürecinde idari erkin yasama organı vasıtasıyla yaptığı manevralar, yargı kararlarını bertaraf edecek “adrese teslim” torba yasalar ve düzenlemelerle kendini göstermiştir. Bu durum, Anayasa’nın 2. maddesindeki “Hukuk Devleti” ve kanunların genelliği ilkesini açıkça ihlal etmektedir. Özellikle 3573 sayılı Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerinin Aşılattırılması Hakkında Kanun ile 4342 sayılı Mera Kanunu gibi özel statülü koruma yasalarının arkasından dolanarak, yönetmelik değişiklikleriyle ormanların ve zeytinliklerin enerji projelerine kurban edilmesi hedeflenmiştir. Anayasa Mahkemesi ve Danıştay’ın geçmişte bu tür yönetmelik ve kanun değişikliklerini çevre koruma lehine iptal eden sayısız müstakar (yerleşik) içtihadı bulunmasına rağmen , idare aynı hukuka aykırı işlemleri yeni isimler ve maddeler altında tesis etmeyi sürdürmektedir.
“Kritik Madenler” Kamuflajı: Maden Kanunu Madde 8 ve Ulusal Güvenlik Söylemi
İdarenin çevre talanını meşrulaştırmak için kullandığı en yeni hukuki araç, 3213 sayılı Maden Kanunu’nda yapılan değişikliklerle literatüre sokulan “stratejik veya kritik madenler” konseptidir. Maden Kanunu’nun yeni düzenlenen 8. maddesi şu şekildedir: “Arz kesintisi veya yüksek fiyat artışı hâlinde ciddi ekonomik sorunlar veya güvenlik zafiyeti doğurabilecek, sanayi üretiminin temel girdilerinden olan ve yüksek arz riski taşıyan madenler, kritik maden olarak kabul edilir”. Bu hükme dayanılarak, ulusal güvenlik ve ekonomik zorunluluk kisvesi altında, ilgili bakanlıkların kurulları tarafından “üstün kamu yararı” kararları verilmekte ve bir ay içinde ruhsatlar alelacele düzenlenmektedir.
Ancak linyit kömürü gibi evrensel iklim anlaşmaları (Paris İklim Anlaşması dahil) gereğince aşamalı olarak terk edilmesi gereken, karbon emisyonu en yüksek, düşük kalorili fosil yakıtların “stratejik veya kritik” sayılarak orman katliamlarına meşruiyet zemini yapılması hukuki ve bilimsel bir garabettir. Bu, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çevre sözleşmelerinin hükümleriyle ve yükümlülükleriyle açıkça çelişmektedir. 7554 sayılı Kanun ve benzeri düzenlemelerle hayata geçirilen bu politikaların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmemesi halinde, yaşanabilir bir çevre hakkı tamamen sermayenin inisiyatifine terk edilmiş olacaktır. Nitekim yerel yönetimlerin (Anayasa Madde 127 uyarınca) imar planı ve ruhsat yetkilerinin de fiilen baypas edilerek tüm kararların merkezi bakanlıklara devredilmesi, bölge halkının ve yerel otoritelerin (Muğla Barosu, Milas Belediyesi) kendi yaşam alanları üzerindeki söz hakkını gasp etmektedir.
Sosyo-Ekolojik Yıkım, Mülkiyet Hakkı ve Acele Kamulaştırma Pratikleri
Ormanın yok edilmesi süreci, sadece ekosisteme karşı işlenen bir suç olmakla kalmamış; bölge halkının anayasal mülkiyet, sağlık ve barınma haklarını da ağır biçimde ihlal eden bir zorunlu göç ve mülksüzleştirme mekanizmasına dönüşmüştür.
Mart 2026 itibarıyla kriz, devlet otoritesinin cebri araçlarının kullanımının zirveye çıktığı yeni bir safhaya evrilmiştir. Akbelen Ormanı’nın çevresinde yer alan ve doğrudan köylülerin tapulu arazileri olan tam 679 parsel için acele kamulaştırma süreci başlatılmıştır. Acele kamulaştırma kurumu, esasen savaş hali, yurt savunması veya olağanüstü afet dönemleri için öngörülmüş istisnai bir idari işlemdir. Ancak bu kurum, Türkiye’de uzun süredir özel şirketlerin maliyetlerini düşürmek ve hukuki itiraz sürelerini kısaltmak amacıyla enerji projelerinde bir “hukuki buldozer” olarak kullanılmaktadır.
Akbelen’de tapu sahiplerine haber dahi verilmeden, rızaları alınmadan başlatılan bilirkişi keşifleri köylüler nezdinde büyük bir infial yaratmıştır. Yurttaşların “Şirkete verecek bir avuç dahi toprağımız yok, çekin artık ellerinizi üstümüzden” diyerek dayatmaya rıza göstermemeleri, mülkiyet hakkının kutsallığı ile devletin sermaye yanlısı politikaları arasındaki çatışmanın dışavurumudur. Mahkemelerin, köylülerin yaptığı keşif ve yetki sınırı taleplerini hızla reddetmesi , yargı mekanizmasının kamulaştırma sürecini meşrulaştıran bir aygıta dönüştüğü eleştirilerini haklı çıkarmaktadır.
Kamu Sağlığı Krizi ve Yerinden Edilen Yaşamlar
Bölgedeki tahribat, sadece hukuki evraklar ve rakamlardan ibaret değildir. Asırlık çam ağaçlarının bulunduğu Akbelen ve Karadan bölgelerinde 150’den fazla hanenin yaşam alanı, doğrudan şirketin projelerinden ve doğa talanından etkilenmektedir. Direnişin yerel sembollerinden biri haline gelen ve daha önce İkizköy’deki evini kömür madeni nedeniyle terk etmek zorunda kalan Aytaç Yakar’ın anlattıkları, yaşanan mülksüzleştirme sarmalının en acı kanıtıdır.
Aytaç Yakar, 2017 yılında ova mevkiindeki 950 metrekarelik arazisine ev yaptığını, dönemin Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Müdürü Mehmet Koban’ın bizzat köyün içine gelip harita açarak köylülere “Yoldan 50 metre aşağıda araziniz varsa oraya ev yapabilirsiniz, Ören yolu kesinlikle kalkmayacak” şeklinde devlet adına resmi güvence verdiğini belirtmektedir. Devletin yetkili kurumlarının bu açık güvencesine dayanarak evini inşa eden vatandaş, sadece 6 ay sonra şirketin faaliyet alanını genişletmesi gerekçesiyle “çıkın” ihtarnamesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu olay, idarenin güvenilirliğinin zedelendiği ve devlet bürokrasisinin holdinglerin alt yüklenicisi gibi hareket ettiği yönündeki tezleri ispatlamaktadır.
Yakar’ın “Altımızdan kömür madeni çıkarıyorlar. Üstümüzde de çamlarımızı kesiyorlar. Kimimiz KOAH hastası olduk, kimimiz kanser hastası olduk. Pis havada yaşamaya çalışıyoruz” şeklindeki beyanları , “kamu yararı” kisvesi altında yürütülen projelerin devasa bir kamu sağlığı krizine yol açtığını göstermektedir. Şirketlerin bilanço kârları artarken, bölge halkı termik santralin saçtığı partiküller, kül dağları ve kuruyan su kaynakları nedeniyle onarılmaz hastalıklara mahkum edilmektedir. Üretici konumundaki köylünün tarımsal üretim kapasitesinin çökertilmesi, yerel gıda tedarik zincirini de yok etmektedir. Nitekim Yakar’ın “Köylü vatandaş yetiştirirse şehirliler öyle yiyor. Köylü vatandaş yetiştiremiyor ki artık” tespiti , kırsal çöküşün ulusal gıda güvenliğine yönelik yarattığı asimetrik tehdidi özetlemektedir.
Direnişin Sosyolojisi: Köylü Kadınların Ekolojik Kuva-yi Milliye Ruhu
Akbelen Ormanı davası, Türkiye’de ekoloji mücadeleleri tarihinde sivil itaatsizliğin ve toplumsal direnişin en uzun soluklu ve sembolik eylemlerinden biri olarak tarihe geçmiştir. Nisan 2021’de başlayan yoğun ağaç kesimi girişimlerine karşı köylülerin orman girişinde kurdukları direniş çadırları, aralıksız 527 gün boyunca bir sivil hak savunusu merkezine dönüşmüştür. Türkiye’nin farklı coğrafyalarından gelen çevre aktivistlerinin, hukukçuların ve sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle büyüyen bu direniş, şirket personellerinin “yılbaşından hemen önce (31 Aralık) kesime girme” tehditlerine karşı bile “Adalet yoksa meşru direniş var, varımızı yoğumuzu ortaya koyup ağaçlarımıza sarılıyoruz” iradesiyle yanıt bulmuştur.
Bu toplumsal uyanışın tartışmasız öncüleri ve liderleri bölgenin köylü kadınlarıdır. İkizköy direnişinin ön saflarından tanıdığımız, mücadele sürecinde muhtarlık görevini de üstlenen Nejla Işık’ın anlatımlarına göre; yıllardır süren kömür madenciliğinin tahribatına karşı verilen bu beş yıllık mücadele, köyden kente her yerde silikleşen dayanışma kültürünü yeniden canlandırmıştır. Kadınların sadece ev içi üretim sürecinden çıkarak ormanı savunan siyasal özneler haline gelmesi, Işık’ın “Kadınlarımıza özgürlük geldi” ifadelerinde somutlaşan sosyolojik bir devrimdir.
İkizköylüler, sadece bir orman alanını değil, yaşamın kendisini savunmaktadırlar; zira onlar iklim krizinin etkilerini doğrudan sahada, topraklarında yaşayarak görmektedirler. İklim krizinin hem nedeni olan kömürlü termik santrallere hem de bu krizin sonucu olan kuraklık ve su krizine karşı aynı anda direnmek zorunda kalmışlardır. Bu sivil direniş karşısında devlet aygıtının aldığı refleks ise sert kolluk müdahaleleri olmuştur. Ormanı savunanlara yönelik jandarma ve polis müdahaleleri, Gıda Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı Uğur Toprak tarafından “işkence, görevi kötüye kullanma, suçu bildirmeme ve görevi yaptırmamak için direnme” suçlamalarıyla ilçe/il jandarma komutanları ile Muğla Valisi aleyhine yargıya taşınmıştır. Kolluk güçlerinin orantısız güç kullanımı, devletin “vatandaşın can ve mal güvenliğini koruma” asli refleksini terk ederek, “şirketin şantiye sahasını ve kar marjını koruma” pozisyonuna geçtiğinin en somut kanıtıdır.
Kemalist Devletçilik Bağlamında Madenlerin Millileştirilmesi ve Yabancı Sermaye Tahakkümü
Akbelen ihtilafını salt bir çevre sorunu veya idari hukuk vakası olarak okumak eksik olacaktır. Bu kriz, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş kodlarında yer alan “Devletçilik” ilkesinin terk edilmesinin ve ülkenin stratejik yeraltı zenginliklerinin kontrolsüzce özelleştirilmesinin kaçınılmaz bir faturasıdır. Kemalist ekonomi politikası; siyasi bağımsızlığın ancak tam ekonomik bağımsızlıkla, ekonomik bağımsızlığın ise ulusal kaynakların doğrudan doğruya milletin yararına ve devlet eliyle işletilmesiyle mümkün olduğunu savunur.
Cumhuriyetin Altın Çağı: Madenlerde Ulusal Egemenlik
Mustafa Kemal Atatürk, iktisadi siyasetin en önemli amaçlarından birinin kamu yararını doğrudan ilgilendiren kuruluşların devletleştirilmesi olduğunu, topraklarımızın altındaki maden hazinelerinin ancak bu yoldan milletin yararına işletilebileceğini daha Kurtuluş Savaşı yıllarında İzmir İktisat Kongresi ve meclis konuşmalarında deklare etmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk yılları, bu doktrinin kararlılıkla uygulandığı bir inşa sürecidir.
Temel örgütlenme sorunları çözüldükten sonra 1930’ların ortalarında madencilik alanındaki millileştirme hamleleri başlamıştır. 1936 yılında çıkarılan 3034 sayılı Kanun’la, Alman sermayeli Doyçe Bank’ın elinde bulunan Ergani Bakırı T.A.Ş.’nin pay senetleri devlete geçirilmiş; hemen ardından 1937 yılında 3146 sayılı Kanun’la Fransız sermayesinin tahakkümündeki Ereğli Şirketi işletmeleri satın alınarak millileştirilmiştir. Bu stratejik adımlar, 1940 yılında çıkarılan 3867 sayılı Kanun ile Ereğli Kömür Havzası’nın tamamının devlet işletmeciliğine geçirilmesiyle taçlandırılmıştır. Cumhuriyet’in bu tavizsiz kamucu duruşu, 1978 yılında dönemin hükümeti tarafından çıkarılan 2172 sayılı Kanun ile bir kez daha teyit edilmek istenmiş; bor tuzları, linyit, maden kömürü, asfaltitler ve demirlerin devletçe işletilmesine karar verilerek ülkenin en büyük devletleştirme hareketi başlatılmıştır.
Ancak 14 Ekim 1979 seçimlerini izleyen iktidar değişiklikleri ve ardından 1980 sonrası başlayan neoliberal yeniden yapılanma süreciyle birlikte bu politikalardan tamamen geri dönülmüş, Cumhuriyet tarihinin bu devasa birikimi ulus-ötesi sermayeye ve yerli işbirlikçilerine devredilmeye başlanmıştır.
Akbelen İhtilafında Özelleştirmenin Yıkıcı Sonuçları
Bugün Akbelen’de ormanları kesen, köylüyü yerinden eden ve mahkemelerde devleti kendi lehine taraf kılan yapı (YK Enerji), Atatürk’ün öngörülerinin haklılığını kanıtlayan bir vakadır. Yeniköy ve Kemerköy termik santrallerinin ve kömür sahalarının Limak ve IC Holding gibi, sermaye yapıları itibarıyla uluslararası finans kapitalle (yabancı fonlar, kredi kuruluşları, garantör bankalar) derinden entegre olmuş konsorsiyumlara satılması, kamu denetimini tamamen ortadan kaldırmıştır.
Yabancı sermaye veya dış kredilere bağımlı imtiyazlı yerli sermaye, yatırım yaptığı ülkenin ekolojik dengesini, su kaynaklarını veya toplumsal dokusunu umursamaz; tek hedefi bilanço yılı sonundaki net kâr ve kredi geri ödeme rasyolarıdır. Ürettikleri kömürden elde ettikleri elektriği de genellikle alım garantili sözleşmelerle yine devletin kendisine (dolayısıyla halka) fahiş bedellerle satmaktadırlar. Kemalist avukat perspektifiyle bakıldığında, “kârların özelleştirildiği, zararların (ekolojik yıkım, sağlık harcamaları, gıda ithalatı) ise kamusallaştırıldığı” bu sömürü düzeni, Sevr Anlaşması’nın kapitülasyonlar maddesinin 21. yüzyıl formatıdır. Karşılaşılan teknik veya ekonomik sorunların çözümü, madenciliğin şirketlere peşkeş çekilmesinde değil; tam aksine Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda, kamu mülkiyeti ve çağdaş bilimsel standartlarla aranmalıdır.
Mali Boyut: Devletin “Pay Alma” Rasyonalizasyonu Çevreyi Kurtarır Mı?
2024 ve 2025 yılları itibarıyla madencilik sektörüne yönelik alınan idari ve mali kararlar, devletin madenlerden daha fazla pay alması prensibi çerçevesinde revize edilmiştir. Makroekonomik istikrar arayışları ve maden rantının bir kısmının kamu maliyesine çekilmesi gayesiyle maden ruhsat bedelleri, devlet hakkı oranları ve işletme teminatları önemli ölçüde artırılmıştır.
| Mali Yükümlülük / Ücret Türü | Yıl / Oran – Tutar Düzenlemesi | İlgili Mevzuat / Kaynak |
| Devlet Hakkı (Genel) | Yüzde 50 artış (2024 itibarıyla) |
Maden Kanunu Düzenlemeleri |
| İşletme Teminatları | Yüzde 70 oranında artırılması |
İlgili Yönetmelik Revizyonu |
| IV. Grup Madenler ve Krom Madeni Devlet Hakkı | 1 Ocak 2025’ten itibaren %25 artırımlı uygulanması |
Karar Sayısı: 10442 Cumhurbaşkanı Kararı |
| 1A Grubu Maden İşletme Ruhsat Bedelleri (YİKOB) |
1 Cilt Bedeli: 183,00 TL
25 Cilt Bedeli: 4575,00 TL |
2024 Yılı YİKOB Duyurusu |
| Orman İzinli Tesis Kira Geliri (3. Kişilere Kiralama) | Kira bedelinin %50’sinin OGM bütçesine gelir kaydedilmesi |
Anayasa 169. Madde İlgili Mevzuatı |
Yatırım İzleme ve Koordinasyon Başkanlığı (YİKOB) 2024 verilerine göre 1A grubu maden işletme ruhsatları cilt bedelleri güncellenmiş (1 cilt 183 TL, 25 cilt 4575 TL) , IV. Grup ve Krom madenleri için 2025 yılı başından itibaren geçerli olmak üzere devlet hakkı yüzde 25 artırılmış (10442 sayılı Karar) ve genel anlamda madende teminat yüzde 70, devlet hakkı ise yüzde 50 oranında yukarı çekilmiştir. Ormanlık alanlarda devlet kurumlarına verilen izinli tesislerin özel şirketlere kiralanması durumunda da ormana isabet eden kira bedelinin yüzde ellisinin her yıl Orman Genel Müdürlüğü bütçesine aktarılması yasal bir zorunluluk haline getirilmiştir.
İlk bakışta “devlet madenlerden hak ettiği yüksek payı almalıdır” prensibini karşılar gibi görünen bu mali tedbirler, Kemalist ekolojik milliyetçilik merceğinden değerlendirildiğinde son derece sığ ve yetersiz bir rasyonalizasyon çabasıdır. Sorunun özü, bir holdingin yok ettiği orman mukabilinde devlete ödediği harcın veya devlet hakkının yüzdesel miktarı değildir. Yüzde 50 veya yüzde 100 oranında artırılmış hiçbir mali vergi , kesilen bir asırlık çam ağacının havaya saldığı oksijeni, kökleriyle tuttuğu yer altı suyunu veya bölge halkının akciğer sağlığını (KOAH, kanser vb.) geri satın alamaz.
Doğayı, bedeli ödendiği takdirde yok edilebilecek bir “meta” olarak gören bu piyasacı yaklaşım, Balıkesir TMMOB İKK açıklamalarında da vurgulandığı üzere, meraların, zeytinliklerin ve ormanların tüm canlıların yaşam alanı olduğu gerçeğini yok saymaktadır. Devlete ödenen üç kuruşluk harçlar karşılığında yaratılan devasa çevresel maliyetler, en nihayetinde gıda fiyatlarının artması, kuraklık ve sağlık harcamalarındaki patlama ile yine geniş halk kitlelerinin omuzlarına yüklenmektedir.
Sonuç ve Manifesto: Türkiye Cumhuriyeti’nin 21. Yüzyıl Uyanışı ve Gelecek Vizyonu
Büyük Türk Milleti,
Geleceğin Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve hukuk devletinin yılmaz bir neferi olarak, Akbelen’de ve vatanın dört bir yanında yükselen feryadı yalnızca duymuyor; bu feryadı kuracağımız yeni devlet düzeninin, Kemalizm’in çağdaş sentezinin tam temeline yerleştiriyorum.
Bugün karşımızda duran tablo, salt bir idari uyuşmazlık veya çevre sorunu değildir; emperyalizmin ve onun yerli işbirlikçilerinin “kamu yararı” kisvesi altında yürüttüğü ağır bir mülksüzleştirme ve vatan toprağını işgal projesidir. Ancak müsterih olunuz; Türkiye Cumhuriyeti, bir avuç imtiyazlı holdingin bilançolarından ibaret değildir ve asla olmayacaktır. Atatürk’ün dehasıyla çizilen yolda, “Kemalizm 2.0” vizyonunun rehberliğinde, milletime şu taahhütleri ve manifestoyu ilan ediyorum:
-
Ekolojik Milliyetçilik Mutlak Kırmızı Çizgimizdir: Vatan toprağı salt askeri haritalardaki çizgilerden ibaret değildir; ormanlarıyla, su havzalarıyla ve canlı ekosistemiyle bir bütündür. Vatan satılamaz, suyu zehirlenemez, ormanı şirketlere kurban edilemez. Akbelen, doğanın Sakarya Meydan Muharebesi’dir! Toprağımızı, suyumuzu ve bekamızı hedef alan, yerel halkı acele kamulaştırmalarla yurdundan eden her türlü rant projesi, vatana ihanetle eşdeğer tutulacaktır.
-
Devletçilik 2.0 ve Tam Bağımsızlık: Ülkemizin yeraltı ve yerüstü zenginlikleri, kayıtsız şartsız milletindir. Özelleştirme adı altında yabancı veya yabancı ortaklı sermayeye peşkeş çekilen tüm stratejik madenler ve enerji tesisleri, Devletçilik 2.0 ilkesi gereğince kamu mülkiyetine geri dönecektir. Madenlerimiz yeniden milli olacak; rant için değil, aklın, bilimin ve halkın yararı için, en yüksek ekolojik standartlarla kamu eliyle yönetilecektir.
-
Liyakat Cumhuriyeti ve Nitelikli Demokrasi: Kurumlarımızı çürüten, liyakatsizliği, doğa katliamını ve rantı sıradanlaştıran bu karanlık zihniyet bütünüyle yıkılacaktır. Kararlar; sermaye gruplarının veya yandaşların çıkarlarına göre değil, bilimin, hukukun ve Nitelikli Demokrasi prensiplerinin ışığında şekillenecektir. Devletin makamları, şahsi menfaatlerini milletin üzerinde görenlere değil, fikri hür, vicdanı hür vatan evlatlarına emanet edilecektir.
-
Hukukun Üstünlüğü ve Adil Yargı: Mahkemeler, sermayenin tahakkümünden kurtarılacak; yargının “taleple bağlılık” gibi dar usul kurallarının arkasına sığınarak doğa talanına yasal kılıf uydurduğu pratikler derhal son bulacaktır. Hukuk, şirketlerin kâr marjlarını değil, Anayasa’nın 169. ve 56. maddelerindeki yaşanabilir çevre hakkını kılıçla savunacaktır.
Türkiye’nin kurtuluşu, maden ruhsat bedellerinin birkaç bin lira artırılmasında veya devlet payının marjinal oranlarda yükseltilmesinde değil; vatanın üstünün altından daha değerli olduğu gerçeğinin Anayasal bir kırmızı çizgi olarak kabul edilmesinden geçmektedir. Akbelen ormanlarının müdafaası, bir ağaç meselesi değil, bağımsız ve yaşanabilir bir Türkiye idealinin doğrudan kendisidir. Hukuk; sermayenin değil, bu idealin kılıcı olmak zorundadır.
Akbelen’de toprağına, ağacına sarılan o köylü kadınının nasırlı elleri ve sarsılmaz iradesi, yeni Cumhuriyetimizin kurucu harcıdır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk‘ün dediği gibi: “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!” Bu asil kudretle; ranta ve talana son verecek, tam bağımsız, ekolojik, hukukun üstünlüğüne dayalı, onurlu ve başı dik bir Türkiye’yi hep birlikte yeniden inşa edeceğiz. Söz veriyorum; o güzel günler ufuktadır ve bu vatanın tek bir yaprağı dahi sahipsiz kalmayacaktır!
Av. Arb. Enver Alper Mutluer
İletişim ve Randevu
Hukuki Sorunlarınıza Stratejik ve Kalıcı Çözümler
Hak arama mücadelesinde disiplin, tecrübe ve güveni bir araya getiren Mutluer Hukuk Bürosu; İstanbul merkezli olmak üzere Türkiye’nin her noktasındaki müvekkillerine nitelikli hukuk hizmeti sunmaktadır. 19 yılı aşan mesleki tecrübesiyle Uzman Arabulucu Avukat Enver Alper Mutluer, karmaşık hukuki süreçlerin her aşamasında çözüm ortağınız olarak yanınızdadır.
Prensiplerinden ödün vermeden; Ceza Hukuku’ndan Ticaret Hukuku’na, İş uyuşmazlıklarından Uzman Arabuluculuk süreçlerine kadar geniş bir yelpazede, her davaya akademik derinlikle yaklaşmaktayız.
🌐 Hakkımızda: https://www.mutluer.av.tr/hakkimizda/
📍 Adres: Esentepe Mahallesi, Harman 1 Sokak, Duran İş Merkezi No: 4, Kat: 8, Şişli (Levent – Kanyon AVM Yanı) / İstanbul
📞 Mobil Telefon & Randevu: +90 (532) 263 41 65
🌐 Web: www.mutluer.av.tr
📧 E-posta: [email protected]
🕒 Çalışma Saatleri: Hafta içi: 09:00 – 18:00
Önemli Not: Mesleki etik ve hizmet kalitemizi korumak adına, telefon veya e-posta yoluyla danışmanlık hizmeti verilmemektedir. Tüm hukuki inceleme ve görüşmeler için lütfen yukarıdaki kanallardan randevu alınız.
Yazar Biyografisi: Avukat Arabulucu Enver Alper MUTLUER
Kıdemli Avukat & Uzman Arabulucu | Hukuk Stratejisti | Hakkımızda: https://www.mutluer.av.tr/hakkimizda/
İstanbul 1 No’lu Barosu’na kayıtlı (Sicil No: 34169) Avukat Enver Alper Mutluer, hukuk dünyasındaki 19 yılı aşan tecrübesiyle karmaşık hukuki süreçlerin çözümünde uzmanlaşmış kıdemli bir hukuk stratejistidir. Mesleki disiplinini, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı’nda Asteğmen rütbesiyle ifa ettiği askerlik göreviyle harmanlayan Mutluer, adaletin tesisi yolunda tavizsiz bir profesyonellik sergilemektedir.
Uzmanlık ve Akademik Bakış Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı nezdinde (Sicil No: 4326) kayıtlı bir Uzman Arabulucu olan Mutluer; İş Hukuku, Ticaret Hukuku, Tüketici Hukuku, Banka ve Finans Hukuku ile Sigorta Hukuku alanlarında derinlemesine uzmanlığa sahiptir. 2008 yılından bu yana binlerce davanın yönetimini üstlenmiş, teorik bilgiyi pratik saha tecrübesiyle birleştirerek, imkansız görülen karmaşaları zekice çözen bir “Gordion Düğümü” stratejisidir; en zorlu hukuki düğümleri kararlılık ve stratejik bir vizyonla çözüme kavuşturur.
Yayınlar ve Toplumsal Katkı Müvekkillerine yalnızca bir vekil değil, aynı zamanda bilgili bir çözüm ortağı olarak hizmet veren Enver Alper Mutluer, güncel hukuki gelişmeleri ve analizlerini paylaştığı makaleleriyle tanınmaktadır. Her davasına bir “bilimsel inceleme” titizliğiyle yaklaşan yazar, hukukun dijital dünyadaki sesi olmayı ve toplumsal adalet bilincine katkı sunmayı vizyon edinmiştir.

Yorum
Neoliberal ve Universal kapitalistlerile İşbirliği içindeki yerli sermaye unsurları ile hükümet eden yönetici kesimlerle oluşturulan ve bitmek bilmeyen bir hırsla, Türk yurdumuz Türkiye’mizi, yeşil alanlardan hızla çıkarıp, madencilik iddiasıyla geçici ekonomik süreç ve sözde yatırım adı altında talanlara dayanan, Ülkemizde adeta madencilik terörü ile yurdumuz adım ve adım yaşanmaz hale getiriliyor. Atlattık hattının sözde dostluğu altında hedef tespit ederek, Yeşilsiz bir ülke özleminde olanlar, gerçek ve fiili vatan hainleri olarak tarihe not düşüldü..