yargi-pratiğinde-kadin-erkek-esitligi

Yargı Pratiğinde Kadın-Erkek Eşitliği: Normatif İdeallerden Somut Adalete Derinlikli Bir Analiz

Giriş: Kanunların Gölgesinde, Mahkeme Salonlarının Gerçekliğinde Eşitlik

Hukuk, toplumsal çatışmaları ütüleyerek pürüzsüz bir zemin yaratmayı vadeden normatif bir kurgudur. Ancak modern hukuk devletinin temel meşruiyet zeminini oluşturan “kadın erkek eşitliği” mefhumu; salt anayasa metinlerine hakkedilmiş kusursuz bir ideal olmanın çok ötesindedir. Teoride herkesin mutlak surette eşit kabul edildiği bu düzen, uygulamada ve mahkeme salonlarında insan doğasının, sosyolojik gerçekliklerin ve evrimsel rollerin çetin duvarlarına çarpmaktadır. Hukukun bu soyut kurgusu ile biyolojik ve toplumsal rollerin yarattığı maddi gerçeklik arasındaki gerilim, kanun koyucuyu ve yargı erkini basit bir kural uygulayıcısı olmaktan çıkarıp, adaleti somut olay bazında tesis etmesi gereken bir “denge mühendisi” haline getirmektedir.

Bir önceki incelememizde biyolojik ve evrimsel psikolojinin kadın-erkek ilişkilerindeki sarsılmaz etkilerini ortaya koymuştuk. Bu makale ise, söz konusu gerçekliklerin hukuki arenada, yargıçların tokmak sesleri arasında nasıl şekillendiğini; şekli eşitlik ile maddi adalet arasındaki o ince ve tehlikeli çizginin nasıl çizildiğini derinlemesine bir hukukçu perspektifiyle analiz etmektedir. Amaç; eşitliğin sadece bir siyasi slogan olmadığını, mahkeme kararlarının keskin neşteriyle şekillenen, yaşayan, kazuistik ve zaman zaman sarsıcı bir hukuk mücadelesi olduğunu gözler önüne sermektir.

Hukuki Dayanaklar: Normlar Hiyerarşisinde Eşitlik İlkesi

Türk hukuk sisteminde eşitlik, sıradan bir yasa hükmü değil, devletin varlık sebebini belirleyen kurucu bir anayasal ilkedir. Temel dayanağını oluşturan “anayasa eşitlik ilkesi”, 1982 Anayasası’nın 10. maddesinde son derece iddialı ve bağlayıcı bir biçimde düzenlenmiştir. İlgili madde, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” diyerek, devletin tüm eylem ve işlemlerinde mutlak bir tarafsızlık emretmektedir.

Ancak bu yerel norm, Türkiye’nin evrensel hukukla kurduğu köprüler sayesinde çok daha güçlü bir zırha bürünmüştür. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrası uyarınca, temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmalar, iç hukukun dahi üzerinde bir bağlayıcılığa sahiptir. Bu bağlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) ayrımcılığı yasaklayan 14. maddesi ve Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW), “hukuki eşitlik ilkesi” kavramını soyut bir tavsiyeden, hâkimin önüne gelen her dosyada resen uygulamak zorunda olduğu pozitif bir emredici norma dönüştürmüştür. Bu normatif blok, yasama organının eylemlerini dahi denetime tabi tutan, hukukun en üstün süzgecidir.

Eşitlik Türleri: Şekli İllüzyondan Maddi Hakikate

Hukuk felsefesinde eşitliğin tanımı, yüzyıllardır süregelen bir doktriner çatışmanın merkezindedir. Modern hukuk, eşitliği iki temel kavram üzerinden okur: Şekli eşitlik (formal equality) ve maddi eşitlik (substantive equality).

Şekli eşitlik, bireylerin başlangıç koşullarını, sosyolojik dezavantajlarını veya biyolojik farklılıklarını tamamen yok sayarak, kanunun herkese mekanik bir aynılıkla uygulanmasını savunur. “Kanun kördür” anlayışına dayanan bu yaklaşım, eşit olmayan koşullardan gelen bireylere aynı kuralları dayattığında, paradoksal bir biçimde eşitsizliğin bizzat üreticisi konumuna düşer.

İşte bu körlüğü aşmak için hukuk, “maddi eşitlik” kavramını geliştirmiştir. Maddi eşitlik anlayışında, farklılıkların göz ardı edilmesi değil, tam aksine bu “özgüllüklerin” ve “farklılıkların” dikkate alınması adaletin ön koşuludur. Bu durum bizi “eşitlik ve adalet farkı” dediğimiz o altın vuruş noktasına getirir. Eşitlik herkese aynı ayakkabıyı vermektir; adalet ise herkese ayağına uyan ayakkabıyı vermektir. Türk Anayasa Mahkemesi de içtihatlarında, aynı hukuksal durumların aynı, ayrı hukuksal durumların farklı kurallara tabi tutulmasının Anayasa’daki eşitlik ilkesini zedelemeyeceğini açıkça vurgulamaktadır. Hukukta gerçek eşitlik, ancak farklılıkları hakkaniyet terazisinde dengeleyerek sağlanabilir.

Pozitif Ayrımcılık Analizi: Adaletin Geçici Müdahalesi

Maddi eşitliği tesis etmenin en radikal yasal enstrümanı şüphesiz pozitif ayrımcılıktır. Peki, hukuki ve sosyolojik bağlamda pozitif ayrımcılık nedir? Kavram, tarihsel veya biyolojik nedenlerle dezavantajlı konumda olan grupların (örneğin kadınların), fiili eşitliğe ulaşabilmeleri için onlara geçici ayrıcalıklar veya koruyucu tedbirler sağlanmasıdır. Türk Anayasası’nın 10. maddesine eklenen fıkra ile “Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür. Bu maksatla alınacak tedbirler eşitlik ilkesine aykırı olarak yorumlanamaz” denilerek pozitif ayrımcılık anayasal bir güvenceye kavuşturulmuştur.

Ancak bu mekanizma, sınırsız ve keyfi bir imtiyaz şemsiyesi değildir. Pozitif ayrımcılığın hukuki meşruiyeti, Anayasa’nın 13. maddesindeki “ölçülülük ilkesi” ile sıkı sıkıya sınırlandırılmıştır. Alınan tedbirin ulaşılmak istenen amaç (eşitliği sağlama) için elverişli, gerekli ve orantılı olması şarttır. Şayet pozitif ayrımcılık; erkeği sürekli ve haksız yere cezalandıran, liyakati yok sayan veya kadını ebediyen “korunmaya muhtaç, zayıf bir özne” olarak etiketleyip onu ikincil bir statüye hapseden bir boyuta ulaşırsa, bu artık adaleti sağlayan bir araç olmaktan çıkar, “tersine ayrımcılık” (reverse discrimination) halini alarak hukukun temel ilkelerini ihlal eder.

Yargı Pratiğinde 23 Çarpıcı Emsal Karar ve Hukuki Yorumları

Aşağıda, soyut kuralların insan doğası ve modern toplumdaki doyumsuzlukla çatıştığı noktalarda Yüksek Mahkemelerin verdiği; adaletin sınırlarını netleştiren 23 devrim niteliğinde emsal içtihat gruplandırılarak incelenmiştir:

A. Kişilik Hakları, Kimlik ve Çalışma Hayatında Eşitlik

1. AYM Kadının Soyadı İptal Kararı (E.2022/155, K.2023/38) Kadının evlenmekle kocasının soyadını almak zorunda bırakılmasını öngören TMK m. 187 hükmü, eşitlik ilkesine ve ayrımcılık yasağına aykırı bulunarak iptal edilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Şekli yasa metninin, anayasal haklar ve mutlak eşitlik kuralı karşısında çöküşünün en net manifestosudur. Bireyin kimlik hakkı, ataerkil aile düzenlemelerinin üstünde tutulmuştur.

2. AİHM Ünal Tekeli v. Türkiye (Başvuru No: 29865/96) AİHM, aile birliğinin zorunlu olarak erkeğin soyadıyla sağlanacağı argümanını reddetmiş, kadının evlenmekle otomatik soyadı yitirmesini AİHS m.14’ün ihlali saymıştır.

  • Hukuki Yorum: Uluslararası insan hakları hukukunun, ulusal ataerkil normları nasıl bertaraf ettiğine dair kusursuz bir örnektir. Eşitliğin sınır aşan bağlayıcılığını tesciller.

3. AYM Burcu Reis Başvurusu (B.No: 2016/5824 – Kreş Hakkı) Aynı işyerindeki bazı kadın çalışanlara kreş imkânı sağlanıp diğerlerine sağlanmaması; ayrımcılık yasağının ihlali sayılmıştır.

  • Hukuki Yorum: Çalışma hayatındaki dolaylı ayrımcılığın tespitidir; eşitliğin işveren inisiyatifine bırakılamayacak anayasal bir güvence olduğunu ve kadının istihdamda kalmasını devletin desteklemesi gerektiğini gösterir.

4. Yargıtay 9. HD (E. 2017/16279, K. 2020/10415 – Eşit İşe Eşit Ücret) Aynı işi yapan erkek ve kadın işçilere farklı ücret ödenmesi eşit işlem borcuna aykırı bulunmuştur. Ancak salt cinsiyet ayrımcılığı kanıtlanamazsa “ayrımcılık tazminatına” hükmedilemeyeceği belirtilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Şekli kuralların ispat zorluklarıyla nasıl sınandığını gösterir; işverenin eşit işlem borcu ihlali ile doğrudan cinsiyete dayalı ağır ayrımcılık arasındaki ince sınırı çizer.

5. AYM Sağlık Çalışanları Nöbet Sınırı İptali (E.2023/12, K.2024/12) Sağlık personelinin ayda 130 saatten (veya 60 saatten) fazla tuttuğu nöbetlere ücret ödenmemesi kuralı iptal edilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Emeğin, statü ve cinsiyet fark etmeksizin sömürülemeyeceğinin ve Anayasa’daki angarya (zorla çalıştırma) yasağının yargısal garantisidir.

B. Evlilik Birliğinin Sarsılması ve Boşanma Usulü

6. AYM TMK 166/4 İptal Kararı (E.2023/116, K.2024/56 – 3 Yıl Bekleme Şartı) Boşanma davasının reddedilip kesinleşmesinden sonra, fiili ayrılık nedeniyle yeniden dava açabilmek için aranan “3 yıl” bekleme şartı; aile hayatına ve özel hayata orantısız müdahale olduğu gerekçesiyle iptal edilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Ortak hayatı kuramayan eşleri yıllarca hukuki bir arafta bekletmenin ölçüsüzlük olduğunu belirterek, evlilik birliğinin sonlandırılmasındaki katı şekilciliği ve devlet baskısını yıkmıştır.

C. Ev İçi Emek, Rol Paylaşımı ve Kusur Dengesi

7. Yargıtay 2. HD (E. 2024/10638, K. 2025/6253 – Ev Hanımının Yemek/Temizlik Kusuru) Ev hanımı olan kadının sürekli bilgisayar başında vakit geçirerek temizlik ve yemek yapma görevlerini kasıtlı ihmal etmesi, evlilik birliğinin sarsılmasında net bir kusur sayılmıştır.

  • Hukuki Yorum: Hak iddialarının sınırsızlaştığı günümüzde, tarafların evlilikteki asgari rol paylaşımından ve müşterek sorumluluktan kaçmasının hukuken ağır bir ihlal (kusur) olduğunu netleştirmiştir.

8. Yargıtay 2. HD (E. 2024/1216 – Çalışan Kadının Ev İşi İhmali İddiası) Öğretmenlik gibi yoğun mesaisi olan kadının ev işlerini ihmal ettiği yönündeki soyut iddialar ispatlanmış sayılmamış ve salt bu sebeple çalışan kadına kusur yüklenmemiştir.

  • Hukuki Yorum: Modern hukukun denge kararıdır; kadının salt ev işleriyle tanımlanamayacağını, çalışan kadına yönelik soyut “ev işini yapmadı” iddialarının kusur tayininde yeterli olmayacağını gösterir.

9. Yargıtay 2. HD (E. 2019/6740, K. 2020/96 – Hastalık Nedeniyle İş Yapamama) MS hastalığı gibi sağlık sorunları nedeniyle ev işi yapamayan kadına kusur yüklenemeyeceği vurgulanmıştır.

  • Hukuki Yorum: Hukukun acımasız bir kurallar silsilesi değil, maddi adaleti ve insani durumları (sağlık) gözeten, dayanışmayı temel alan bir terazi olduğunu kanıtlar.

10. Yargıtay 2. HD (E. 2021/7210, K. 2021/8316 – Hakaret ve Ev İşi İhmalinde Eşit Kusur) Erkeğin eşine “cahil kadın” diyerek hakaret etmesi ve fiziksel şiddeti ile; kadının üzerine düşen ev işlerini ısrarla yerine getirmemesi eylemleri Yargıtay tarafından “eşit kusur” sayılmıştır.

  • Hukuki Yorum: Şiddet ve hakaretin karşısına asli ev içi görevlerin ısrarlı ihmalinin konulması, evlilik birliğinde sorumlulukların hukuki ağırlığını gösteren son derece iddialı ve tartışmalı bir içtihattır.

11. Yargıtay 2. HD (Ev İşlerinde Erkeğin Ağır Kusuru) Her iki eşin de çalıştığı evliliklerde, erkeğin ev işlerinden tamamen kaçınarak tüm yükü çalışan kadına yıkması “ekonomik şiddet” kapsamında ağır kusur olarak kabul edilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Ev içi emeğin sadece kadının değil, eşlerin ortak sorumluluğu olduğunu; çalışan kadına tüm ev yükünü yıkmanın “ekonomik ve psikolojik şiddet” niteliğinde olduğunu tesciller.

12. Yargıtay 2. HD (E. 2016/9614, K. 2018/1547 – Cinsel İlişkiden Kaçınma) Her iki eşte de sağlık sorunu olmamasına rağmen cinsel ilişkiden kaçınan eş kusurlu bulunmuştur.

  • Hukuki Yorum: Evliliğin sadece ekonomik değil, biyolojik ve duygusal bir dengeye dayandığını; cinsel kaçınmanın birliğin temelinden sarsılması için yeterli bir kusur olduğunun altını çizer.

D. Ekonomik ve Psikolojik Şiddet Olgusu

13. Yargıtay 2. HD (E. 2016/9447, K. 2017/3790 – Eşi Ekonomik/Sosyal Aşağılama) Kadının, kocasının ekonomik durumunu sürekli aşağılaması, küçümsemesi ve onu yetersiz hissettirmesi “duygusal şiddet” sayılarak ağır kusur kabul edilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Narsisistik ve doyumsuz beklentilerle eşini yetersiz hissettirmenin doğrudan duygusal şiddet olduğunu belirterek, evlilikte psikolojik eşitliğin korunmasını sağlar.

14. Yargıtay 2. HD (Gelirini Eve Harcamayan Eş Kararı) Çalıştığı halde kazancını evin ortak giderlerine ayırmak yerine yalnızca kendisi için harcayan (“benim param” anlayışı) eş, ekonomik şiddet uyguladığı gerekçesiyle kusurlu bulunmuştur.

  • Hukuki Yorum: TMK 186 uyarınca eşlerin birlik giderlerine güçleri oranında katılması kuralının ihlalidir. Bireyciliğin, evlilik birliğinin dayanışma ruhuyla bağdaşmadığını hükme bağlar.

E. Nafaka Hukukunda Hakkaniyet ve Kusur Dengesi

15. Yargıtay 2. HD (E. 2022/7675, K. 2022/7457 – İstifa Eden Eşe Nafaka Yok) Düzenli bir işte çalışırken sırf boşanma sürecinde nafaka almak için kendi iradesiyle istifa eden eşin yoksulluğa kendi kusuruyla düştüğü kabul edilmiş ve lehine nafakaya hükmedilmemiştir.

  • Hukuki Yorum: Eşitliğin, aynı zamanda ekonomik bağımsızlık ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu almak anlamına geldiğini kanıtlayan, kadını “sürekli bakıma muhtaç bir obje” olarak gören algıyı yıkan devrim niteliğinde bir hakkaniyet kararıdır.

16. Yargıtay 2. HD (E. 2023/5593, K. 2024/4017 – Nafaka ve Tazminatta Hakkaniyet) Nafaka ve tazminatın bir cezalandırma veya “zenginleşme” aracı olamayacağı; TMK m.4 “hakkaniyet” ilkesi çerçevesinde tartılması gerektiği hükme bağlanmıştır.

  • Hukuki Yorum: Nafaka ve tazminatın, karşı tarafı ebediyen cezalandırma aracı olmadığını; somut durumun, enflasyonun ve tarafların gerçek ekonomik güçlerinin dengelenmesi gerektiğini vurgular.

17. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (05.02.2024 – Nafakanın Bölünemezliği) YHGK, yoksulluk ve iştirak nafakasının bölünebilir bir alacak olmadığını, kısmi davaya konu olamayacağını ve ıslah yolu ile artırılamayacağını içtihat etmiştir.

  • Hukuki Yorum: Usul hukukunun katı kurallarının (kısmi dava/ıslah yasağı), aile hukukunun hassas nafaka dengelerinde nasıl sıkı bir şekilde uygulandığını gösteren çok teknik bir içtihattır.

18. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (25.06.2025 – Nafaka İçin En Az Eşit Kusur Şartı) Yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için, nafakayı talep eden eşin boşanmaya sebep olan olaylarda diğer eşten daha ağır kusurlu olmaması (“en azından eşit kusurlu” olması) şartı kesin olarak aranmıştır.

  • Hukuki Yorum: Yoksulluk nafakası alabilmek için “daha ağır kusurlu olmama” kuralını kesinleştirerek, nafaka kurumunun kusurlu tarafı ödüllendiren bir sisteme dönüşmesini engellemiştir.

F. Çocuğun Üstün Yararı, Velayet ve Şefkat İlkesi

19. Yargıtay 2. HD (E. 2003/1375, K. 2003/2372 – Anne Şefkati İlkesi) Çocuğun ahlaki ve bedeni gelişimine ciddi bir tehlike ispatlanmadıkça, özellikle küçük yaşta “ana bakım ve şefkatine muhtaç” çocuğun velayetinin kural olarak anneye verilmesi gerektiği karara bağlanmıştır.

  • Hukuki Yorum: Biyolojik farklılıkların (kadındaki yoğun empati ve şefkatin) hukuki sonuçlar doğurduğu ve mutlak şekli eşitliğin, çocuğun üstün yararı söz konusu olduğunda doğa lehine esnetildiği klasik bir örnektir.

20. Yargıtay 2. HD (E. 2024/7588, K. 2025/4035 – Biyolojik Kan Bağı Değil Emek) Bebekken kuruma bırakılan çocuğu koruyucu aile olarak alıp büyüten annenin davasında Yargıtay; yıllarca çocuğu aramayan biyolojik ailenin rızasını aramamış, “gerçek annenin emek veren kişi” olduğuna hükmetmiştir.

  • Hukuki Yorum: Kan bağının yerini emeğe ve şefkate bıraktığı, hukukun maddi adalete ve çocuğun üstün yararına ulaşmak için biyolojik şekilciliği nasıl aştığının muazzam bir kanıtıdır.

21. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (Velayetin Kötüye Kullanımı) Velayeti kendisine bırakılan annenin, çocuğun baba ile kişisel ilişki kurmasını ve görüşmesini sürekli ve sistematik biçimde engellemesi “velayet hakkının kötüye kullanılması” sayılmış ve velayetin anneden alınarak babaya verilmesi gerektiğine hükmedilmiştir.

  • Hukuki Yorum: Velayetin, diğer ebeveynden intikam almak için bir silah (çocuğu göstermeme) olarak kullanılmasını velayetin değiştirilmesi sebebi sayarak ortak ebeveynlik hakkını katı bir şekilde korumuştur.

G. Şiddet Olgusu ve Manevi Bütünlüğün Korunması

22. AİHM Opuz v. Türkiye (Başvuru No: 33401/02) Kocasından sürekli şiddet gören Nahide Opuz vakasında, polisin olayı “aile içi mesele” görüp müdahale etmemesi yaşam hakkı ihlali sayılmış; devletin kadını koruma konusundaki pozitif yükümlülüğü uluslararası ölçekte tescillenmiştir.

  • Hukuki Yorum: Devletin kadını aile içi şiddetten koruma pozitif yükümlülüğünün sınırlarını çizen ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası metinlere ilham veren tarihi bir dönüm noktasıdır.

23. Yargıtay 4. HD (E. 2017/5111, K. 2018/958 – Manevi Tazminatta Ekonomik Durum) Manevi tazminatın bir ceza veya zenginleşme amacı gütmemesi gerektiği; miktarın tarafların kusur oranı, işgal ettikleri makam ve sosyal/ekonomik durumları dikkate alınarak hakkaniyetle belirlenmesi gerektiği vurgulanmıştır.

  • Hukuki Yorum: Eşitliğin zararın tazmininde de matematiksel bir formül değil; tarafların sosyal ve ekonomik durumlarına göre şekillenen bir adalet ve denge arayışı olduğunu gösterir.

Türkiye’de Uygulama Sorunları: Toplumsal Çelişkilerin Gölgesinde Hukuk

“Kadın erkek eşitliği Türkiye” denildiğinde karşımıza çıkan tablo, yasal metinlerin kusursuzluğu ile ataerkil ve sosyolojik gerçekliklerin çarpışmasından doğan derin bir kaostur. Kanunlar mutlak eşitliği emretse de, toplumun mahkemelere taşıdığı uyuşmazlıklar “eşitlik” kavramının henüz içselleştirilemediğinin en büyük kanıtıdır.

Örneğin, iş hayatında eşit işe eşit ücret yasal bir zorunlulukken, Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin kararlarında görüldüğü üzere, işçinin ayrımcılığı ispat yükünün zorluğu, fiili eşitsizliği görünmez kılmaktadır. Aile hukukunda ise eşitlik, “hak iddialarının sınırsızlaşması” sorunuyla karşı karşıyadır. Yargıtay kararlarının açıkça gösterdiği üzere, evlilik içinde kadından beklenen geleneksel roller (yemek, temizlik) hâlâ kusur belirlemesinde kilit bir unsurken; erkeğin tüm finansal yükü çekmesi ve narsisistik beklentileri karşılaması yönündeki toplumsal basınç, erkeklerde derin bir evlilik tükenmişliğine (burnout) yol açmaktadır. Nafakanın, yoksulluğu önleyici bir sosyal destek mekanizmasından çıkıp ömür boyu süren bir ekonomik cezalandırma silahına dönüştürülmesi hukukun “denge ve hakkaniyet” misyonunu derinden yaralamaktadır.

Toplumsal cinsiyet rolleri ile dijital medyanın pompaladığı hipergamik hayaller arasında sıkışan modern birey, hukukun ona tanıdığı eşitlik hakkını, partnerini tahakküm altına almanın bir aracı olarak kullanmaya çalışmaktadır. İstifa edip nafaka beklemek ya da kendi eşini ekonomik olarak aşağılamak bu çarpık algının hukuka yansıyan patolojileridir.

Sonuç: Eşitlik Bir Norm, Adalet İse Bir Denge Meselesidir

Hukuk; toplumun ulaştığı en yüksek ortak aklın süzgecinden geçmiş, adaleti tesis etmekle mükellef keskin bir kılıçtır. Türk Anayasası ve taraf olunan uluslararası sözleşmeler ile güvence altına alınan kadın-erkek eşitliği, devletin lütfettiği bir imtiyaz değil, devredilemez bir insan hakkıdır.

Ancak yukarıda analiz edilen 23 çarpıcı yargı kararı çok net bir hakikati haykırmaktadır: Hukuk metinleri insanları eşit sayabilir, fakat mahkeme kararları insanların biyolojik, ekonomik ve sosyolojik olarak farklı durumlarını tartmak, “maddi gerçekliği” sağlamak zorundadır. Yargıtay’ın nafaka, kusur, velayet ve manevi tazminat kararlarında sıklıkla başvurduğu “hakkaniyet”, “sosyo-ekonomik durum” ve “çocuğun üstün yararı” gibi kavramlar, salt mekanik bir eşitliğin adaleti sağlayamayacağının kanıtıdır.

Eşitliğin; kadının soyadı hakkındaki özgürlüğünden, işyerindeki ücret güvencesine; erkeğin bitmek bilmeyen ev içi talepler karşısındaki tükenmişliğinden, hakkaniyetli nafaka ve velayet düzenlemelerine kadar hayatın her hücresinde “dengeli” bir biçimde yaşanabilir kılınması şarttır. Unutulmamalıdır ki, cinsiyetleri birbirinin acımasız rakibi haline getiren soyut bir eşitlik kurgusu değil; farklılıkların birbirini anladığı, saygı duyduğu ve hukukun “hakkaniyetle” teraziyi dengelediği bir adalet sistemi toplumu ayakta tutacaktır. Çünkü adalet olmadan eşitlik, sadece şekli bir dayatmadan ibarettir.

Kadın Erkek Eşitliği

www.mutluer.av.tr


Kategoriler:

Etiketler:

İlk yorum yazan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lorem ipsum dolor sit amet, at mei dolore tritani repudiandae. In his nemore temporibus consequuntur, vim ad prima vivendum consetetur. Viderer feugiat at pro, mea aperiam

Detayları bize yazın size en kısa sürede ulaşalım

Tüm hakları saklıdır.
2025 Mutluer Hukuk Bürosu

Binlerce Yıllık Türk Devlet Aklı, Bugünün Dünyasında Yeniden Hayat Buluyor: Türk Töresi ve Türk'ün Prensipleri