turkiyede-kadin-cinayetleri

Hukuksal, Sosyolojik ve Psikolojik Boyutlarıyla Türkiye’de Kadın Cinayetleri: Kemalist Hukuk Devrimi Işığında Yapısal Bir Analiz

Giriş: Cumhuriyetin Kurucu Felsefesi Bağlamında Kadına Yönelik Şiddetin Ontolojik ve Hukuksal Analizi

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin en uç, en vahşi ve en yıkıcı tezahürü olan kadın cinayetleri, salt bireysel sapmalarla, anlık öfke krizleriyle veya kriminolojik istisnalarla açıklanamayacak kadar derin, yapısal ve çok boyutlu bir medeniyet krizidir. Türkçede “şiddet” olarak ifade edilen kavram, etimolojik kökeni itibarıyla Latincede zor, güç ve baskı anlamına gelen “vis” sözcüğünden türetilmiştir. Ancak modern sosyoloji ve hukuk felsefesi perspektifinden şiddet, sadece fiziksel bir zor kullanma eylemi değil, bireyin temel insan haklarından yoksun bırakılmasına ve eşitlik hedeflerinin tahrip edilmesine yol açan ontolojik bir bariyerdir. Johan Galtung’un şiddet tipolojisi üzerinden ifade edilecek olursa; kadına yönelik şiddet yalnızca bireysel ve doğrudan bir eylem (fiziksel saldırı) değil, toplumsal yapıya, kurumlara ve normlara içkin olan “yapısal şiddet”in doğrudan bir yansımasıdır. Bireyin benlik duygusunu ortadan kaldırmaya, onu bir mülkiyet nesnesine indirgemeye yönelik tüm saldırılar, fiziksel olmasa dahi psikolojik ve yapısal şiddet kapsamındadır.   

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve Kemalist aydınlanma projesi dikkate alındığında, kadının statüsündeki bu trajik gerileme ve yaşam hakkı ihlalleri, yalnızca bir asayiş veya kamu güvenliği sorunu olarak değerlendirilemez. Bu kriz, aynı zamanda Cumhuriyetin kurucu hukuksal ve sosyolojik normlarından, laik hukuk düzeninin evrensel iddialarından yapısal bir kopuş anlamına gelmektedir. Kemalist hukuk devrimi, kadını şeriatın, feodalite ve ataerkil geleneğin tahakkümünden kurtararak, onu tebaadan eşit ve özgür bir yurttaşa dönüştürme idealine dayanır. Ancak günümüzde, devlet organlarının kadını koruma yükümlülüğündeki zafiyetleri, yargı pratiğindeki eril refleksler ve şiddetin sosyolojik olarak kanıksanması, bu kurucu ideal ile mevcut toplumsal gerçeklik arasında onarılamaz derinlikte bir uçurum oluştuğunu göstermektedir. Bu kapsamlı rapor, Türkiye’de kadına yönelik şiddeti ve sistematik kadın cinayetlerini; sosyolojik zemin, makro ve mikro psikolojik dinamikler (şema terapisi ve travma bağları), pozitif hukuk uygulamaları (6284 Sayılı Kanun, Türk Ceza Kanunu ve İstanbul Sözleşmesi) ile Cumhuriyetin kurucu aydınlanma ideolojisi çerçevesinde çok katmanlı, analitik ve eleştirel bir yaklaşımla değerlendirmektedir.

Kemalist Hukuk Devrimi ve Atatürk’ün Kadın Hakları Vizyonu: Eşitlikçi Bir Ulus İnşası

Türkiye Cumhuriyeti’nin banisi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kadın hakları konusundaki vizyonu, salt pragmatik bir politik hamle değil, topyekûn bir uygarlık sıçraması, normatif bir yeniden inşa ve medeniyet projesidir. Günümüzde karşılaştığımız kadına yönelik şiddet tablosunun vahametini, devlet kurumlarının kayıtsızlığını ve yargı kararlarındaki feodal kalıntıları anlamak için, bu kurucu felsefenin yüksek standartlarına ve radikal kopuş niteliğine bakmak elzemdir.

Osmanlı dönemindeki kadını ikinci plana iten, onun bağımsızlığını yok sayan teokratik düşünce biçimine işaret eden Atatürk, henüz Cumhuriyet kurulmadan aylar önce, Mart 1923’te, yeni toplumun temel ekseninin kadın-erkek eşitliği olacağını ilan etmiştir. Düşmanların ve içerideki gerici unsurların, ulusun duraklama ve çöküşünü dine bağlamalarını sert bir dille eleştiren Atatürk, asıl tarihsel hatanın kadını sosyal hayatın, üretimin ve eğitimin dışına itmek olduğunu bilimsel bir kesinlikle tespit etmiştir. Atatürk’e göre Türk kadınının siyasal yaşama katılması, bilim ve irfan sahibi olması, erdemi ve yurt savunmasındaki olağanüstü fedakârlıkları, onun erkekle her alanda mutlak surette eşitliğini zorunlu kılmaktadır.   

Atatürk, 17 Mart 1923 tarihinde Tarsus’ta yaptığı tarihi konuşmada, Cumhuriyet kadınının konumlanması gereken yeri şu veciz sözlerle sarf etmiştir: “Kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”. Bu ifade, sadece retorik bir övgü değil, yeni anayasal düzenin ve medeni hukukun temel felsefesidir. Hemen birkaç gün sonra, 21 Mart 1923’te Konya’da Hilâl-i Ahmer (Kızılay) Kadınlar Şubesi’nde yaptığı konuşmada ise Anadolu kadınının tarihsel rüştünü evrensel bir bağlamda şu sözlerle ilan etmiştir: “Dünyada hiçbir milletin kadını, milletini kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadınından daha fazla çalıştım diyemez.”. Bu konuşmada, Milli Mücadele boyunca ordunun hayat kaynaklarını işletenlerin, memleketin varlık sebeplerini hazırlayanların, yaşam yeteneğini ayakta tutanların doğrudan doğruya kadınlar olduğu ısrarla vurgulanmıştır.   

Atatürk, Konya’daki aynı konuşmasında, toplumun dürüstlükle, feyizle ve refahla ilerlemesi için kadının yerini kesin bir dille ve modern bir hukukçu titizliğiyle tanımlamıştır: “Hayat-ı ictimaiyyemizi feyz ve fazilete isâl etmek için daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî, ahlâkî, ictimai, iktisadi hayatta erkek şeriki, refiki, muavin ve muzâhiri yapmak yoludur.”. Bu ifadeler, kadının kamusal ve özel alanda “erkekle aynı hizada, mutlak ortak ve yoldaş (şerik ve refik)” olduğu, üretim süreçlerinin eşit paydaşı kılındığı bir laik düzenin sosyolojik manifestosudur. Atatürk ayrıca, Türk kadınının Avrupa kadınlarının aşağısında kalmayacağına, aksine bilgi ve kültürle onların da üstüne çıkacağına olan kesin inancını dile getirmiş ve incelemelerinde hemen her yerde kadın ile erkek seviyesi arasında övgüye değer bir eşitlik gördüğünü belirterek bu durumun normlaşmasını talep etmiştir.   

1926 yılında Türk Medeni Kanunu’nun kabulü ve sonrasında (1935’te) kadınların Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmesiyle taçlanan Kadın Hukuku Devrimi, kadını şeriatın, çok eşliliğin ve tek taraflı boşanmanın insafından alarak laik, akılcı ve evrensel hukuk normlarının kesin güvencesine teslim etmiştir. Bu devrimci adımın üzerinden 80 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen , bugün kadını erkeğin tahakküm alanı içinde gören, geleneklere ve dini dogmalara dayanan feodal zihniyet , bizzat devlet organlarının ve hukuki karar alıcıların zımni desteğiyle yeniden diriltilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla, kadına yönelik şiddete karşı müsamaha gösterilmesi ve yasal koruma kalkanlarının (İstanbul Sözleşmesi, 6284 Sayılı Kanun) zayıflatılması, sıradan bir idari politika değişikliği değil, Cumhuriyetin kurucu aydınlanma felsefesine, Atatürk’ün kadını “göklere yükseltme” şiarına karşı yürütülen yapısal bir karşı devrim pratiğidir.   

İstatistiksel Gerçeklik ve Kriminolojik Veri Analizi: 2025-2026 Yılları Kadın Cinayetleri Panoraması

Kadın cinayetlerinin boyutlarını, sistematikliğini ve kriminolojik altyapısını kavramak için, sivil toplum kuruluşları tarafından derlenen güncel istatistiklerin derinlemesine incelenmesi gerekmektedir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) gibi kurumların oluşturduğu veri tabanları, modern devletin en temel işlevi olan “yaşam hakkını koruma” görevindeki çöküşü sayılarla belgelemektedir. Devletin ilgili bakanlıklarının ve kurumlarının kadın cinayetlerine ilişkin istatistikleri sistematik ve şeffaf biçimde tutmaması, verileri kamuoyuyla paylaşmaktan imtina etmesi , siyasi iradenin sorunun boyutlarını gizleme ve politik sorumluluktan kaçma çabasının bir tezahürüdür. Verilere erişimdeki bu zorluk, kadına yönelik şiddet haberlerinin medyada yer alış biçimleri ve şüpheli ölümlerin aydınlatılmasındaki idari isteksizlikle de doğrudan bağlantılıdır.   

2025 ve 2026 yılları veri setleri, kadına yönelik şiddetin mekânsal, demografik, kriminolojik ve ilişkisel boyutlarına dair son derece karanlık ve yapısal bir tablo sunmaktadır. TKDF’nin derlediği verilere göre, 1 Ocak – 31 Aralık 2025 tarihleri arasındaki bir yıllık periyotta toplam en az 391 kadın, erkekler tarafından katledilmiştir. KCDP’nin 2026 yılı aylık raporlarına bakıldığında ise, devletin önleyici mekanizmalarındaki işlevsizliğin şiddet eğilimini hız kesmeden devam ettirdiği görülmektedir. Mart 2026’da 31 kadın faili belli erkekler tarafından öldürülmüş , hemen ardından Nisan 2026’da 26 kadın cinayeti ve 23 şüpheli kadın ölümü kayıtlara geçmiştir. Özellikle “şüpheli kadın ölümleri” kategorisindeki dramatik artış, faillerin cinayetleri intihar veya kaza süsü vererek cezasızlık zırhından faydalanma eğiliminde olduğunu kriminolojik olarak kanıtlamaktadır.   

Aşağıdaki tablo, 2025 yılı içerisindeki cinayetlerin sosyo-demografik, ilişkisel ve mekânsal dağılımını analiz ederek, şiddetin yapısal doğasına ışık tutmaktadır:

Kategori ve Parametreler Alt Kırılım / Sayısal Veri Hukuki ve Sosyolojik Yapısal Çıkarım
Medeni Durum Evli (165), Bekar (100), Boşanmış (38), Dini Nikahlı (10), Bilinmeyen (78)

Şiddetin en çok yasal evlilik kurumu içinde ve kadınların kendi hayatları üzerinde bağımsız irade (boşanma, ayrılma) kurmaya çalıştıkları aşamalarda tetiklendiği net bir biçimde görülmektedir. Geleneksel evlilik kurumu, ataerkil sistemde bir “koruma” değil, tahakküm ve mülkiyet alanı olarak işlev görmektedir.

Failin Yakınlık Derecesi (İlişkisel Bağ) Vakaların büyük çoğunluğunda (137 kadın) cinayetin bizzat aile içindeki erkekler tarafından işlenmesi

Faillerin kadının en yakın çevresinden olması (eş, eski eş, baba, kardeş), şiddetin mahrem alanda normalize edildiğini kanıtlar. Bu durum, şiddetin dışarıdan gelen bir tehdit değil, doğrudan hane halkı hiyerarşisinin ürettiği bir baskı aracı olduğunu gösterir.

Mekânsal Dağılım (Suç Mahalli) Ev/Yaşam Alanı (253), Kamusal Alan (69), Ormanlık Alan (25), İşyeri (14), Su Kenarı (10)

Kadınların %64,7’sinin bizzat kendi evlerinde öldürülmesi, toplumda “en güvenli” sayılan mekanların kadınlar için birer infaz mahalline, adeta birer ölüm hücresine dönüştüğünü ispatlar. Şiddet, kapalı kapılar ardında görünmez kılınmak istenmektedir.

Coğrafi Yoğunluk (İl Bazlı Dağılım) İstanbul (54), Diyarbakır (21), İzmir (20), Antalya (19), Ankara (16), Adana (14)

Şiddetin sadece kırsal, feodal veya eğitim seviyesinin düşük olduğu bölgelerle sınırlı olmadığı; metropolleşmenin, kentsel yabancılaşmanın ve modernizasyonun patriarkal şiddeti azaltmadığı, aksine form değiştirmesine neden olduğu anlaşılmaktadır.

Demografik Dağılım (Yaş Aralığı) Kurbanların yaş skalası 2 yaşındaki kız çocuğundan başlayıp, 83 yaşındaki kadına kadar uzanmaktadır.

Patriarkal şiddetin hiçbir demografik yaş grubunu ayırt etmediği açıktır. Yaş, eğitim veya statü fark etmeksizin tüm kadın bedenlerinin, hegemonik erkeklik karşısında mutlak bir tahakküm ve hedef nesnesi olarak görüldüğü ortadadır.

  

Tablodan elde edilen bu yapısal bulgular ışığında, kadına yönelik şiddetin sosyo-ekonomik, ırksal, yaş veya coğrafi sınır tanımaksızın her sınıfta, her eğitim düzeyinde ve her mekanda görüldüğü gerçeği bir kez daha bilimsel olarak teyit edilmektedir. Kadın cinayetleri, asla tesadüfi olaylar zinciri, kontrol edilemeyen öfke krizleri ya da talihsiz adli vakalar değildir; aksine belirli bir toplumsal cinsiyet rejiminin, kadını kendi mülkiyetinde, denetiminde ve hizmetinde gören hegemonik erkeklik ideolojisinin sistematik bir sonucudur.   

Kadına Yönelik Şiddetin Sosyolojik ve Toplumsal Cinsiyet Temelleri: Erkeklik Kurgusu ve Kanıksama

Sosyolojik açıdan makro bir analiz yapıldığında, kadına yönelik şiddet, demokratik bir toplumun temelini oluşturan eşitlik, barış ve gelişme hedeflerine ulaşılmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Şiddet, kadınları Anayasa ile güvence altına alınmış temel insan haklarından yoksun bırakarak, kadın ve erkek arasındaki iktidar eşitsizliğini şiddet tekelini kullanarak daha da derinleştirmektedir. Kadınlara yönelik işlenen her türlü cinsiyetçi ayrımcılık ve şiddet eylemi, toplumda sağlıklı bir hukuki ve sosyolojik konsensüsün sağlanmasına kalıcı olarak mani olmaktadır. Dolayısıyla, huzur ve refah vadeden bir toplum sözleşmesi için, cinsiyet eşitsizliğinin ve patriarkal kodların kökten çözülmesi birincil bir şart olarak karşımıza çıkmaktadır.   

Kadın cinayetlerinin temelinde yatan sosyolojik kodları anlamak için, şiddetin toplumsallaşma süreçlerine, eğitim mekanizmalarına ve ataerkil düzene bakmak zorunludur. Albert Bandura’nın temellerini attığı Sosyal Öğrenme Kuramı’na göre bireyler, toplum içindeki üyelerle, aile kurumlarıyla ve rol modelleriyle etkileşime girerek nasıl davranacaklarını, ne tür eylemlerin onay göreceğini, neleri tolere edip neleri cezalandıracaklarını öğrenirler. Ataerkil (patriarkal) sistem, tam da bu öğrenme süreci aracılığıyla, erkeklerin kadınlar üzerinde koşulsuz bir kontrol kurmasını, bu kontrolü sağlamak veya sürdürmek için de şiddeti meşru, doğal ve hatta “namuslu” bir araç olarak kullanmasını nesilden nesile aktarır. Sistem, kadını sadece kendi eşi karşısında değil; babası, kardeşi ve hatta kendi doğurduğu erkek çocukları karşısında dahi ikincil konuma iter. Kadınlar, yaşamlarının her evresinde fiziksel, psikolojik, ekonomik ve cinsel olmak üzere çok çeşitli türden şiddete maruz kalmaktadır. Fiziksel istismar, dayak, hürriyeti tahdit (eve kilitleme), ekonomik yoksunluk gibi eylemler, eğitimsiz veya yoksul kesimlere atfedilen bir “cahillik” sorunu değil; eğitim, ırk veya sosyo-ekonomik duruma bakılmaksızın tüm toplumsal tabakalara yayılmış bir erkek egemen hegemonya aracıdır.   

Bu sosyolojik zeminin en tehlikeli, en sinsi ve toplumun ahlaki çöküşünü hızlandıran yansıması ise, şiddetin kanıksanması ve toplumsal duyarsızlaşma sürecidir. Medyanın kullandığı dil, bu kanıksamanın ana motorudur. Yazılı ve görsel medyada kadın cinayetleri haberleştirilirken sıklıkla bu olayların “bireysel trajediler”, “aşk cinayeti” veya “cinnet anları” olarak sunulduğu gözlemlenmektedir. Kadın cinayetlerini ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini besleyen köklü ekonomik, ailevi, eğitimsel, kültürel ve sosyo-psikolojik faktörler medyanın yüzeysel dilinde tamamen göz ardı edilmektedir. Haberin dilinde failin eylemleri “psikolojik bozukluk,” “kıskançlık krizi,” “kontrol kaybı” veya “duygu patlaması” gibi kavramlarla rasyonalize edilmeye ve aklanmaya çalışılmaktadır. Bu toksik söylem, cinayetin toplumsal arka planını, ataerkil zeminini ve yapısal ağırlığını silikleştirmekte, şiddeti sanki önlenemez, failin iradesi dışında gelişen doğaüstü veya tamamen patolojik bir anlık krizmiş gibi sunmaktadır. Şiddeti uygulayan erkeğin “öfkelenmiş” ya da “duygusal olarak çökmüş” olduğu iddiaları, cinayeti adeta kaçınılmaz bir nedenselliğe bağlar.   

Oysa psikoloji ve kriminoloji literatürünün ortaklaşa vurguladığı üzere, öfke, kıskançlık ya da reddedilme gibi yoğun duygular hiçbir cinayeti nedensel olarak haklı çıkaramaz veya hafifletemez. İnsanlar, yaşam döngüleri içerisinde sayısız güçlü, yıkıcı veya hüsran dolu duygu yaşayabilirler; ancak bu duyguların nasıl eyleme döküldüğü ve regüle edildiği tamamen bireyin etik, ahlaki ve hukuki sorumluluk alanındadır. Cinayet bir “duygu durumu” değildir; tamamen bilinçli, eyleme dökülmüş, kararlaştırılmış ve hukuki olarak kast içeren bir fiildir. Ataerkil sistemin durmaksızın ürettiği “sahiplik” (mülkiyet) duygusu, erkeklerin kadını kamusal ve özel yaşamda kısıtlamasına, onu bir birey olarak değil, kendisine ait, denetlenebilir bir nesne olarak görmesine yol açmaktadır. Boşanma, ayrılma, ilişkiyi reddetme veya söz hakkının kaybedildiği durumlarda erkeğin başvurduğu şiddet; duygusal bir çöküntünün değil, failin kendinde hak gördüğü bu “sahiplik” ve tahakküm statüsünün sarsılmasına karşı gösterdiği yapısal bir direniş ve infaz eylemidir.   

Şiddet Döngüsünün Psikolojik Dinamikleri: Şema Terapisi, Kimya Uyuşmazlığı ve Travma Bağları

Kadına yönelik şiddetin sosyolojik ve hukuki boyutlarının yanı sıra, ikili ilişkilerde kurulan mikro düzeydeki psikolojik dinamiklerin de incelenmesi hayati önem taşır. Toplumda sıklıkla tartışılan, eril zihniyetin kadını suçlamak için başvurduğu “kadınların neden şiddete meyilli, serseri, maço veya zorlayıcı erkeklere aşık olduğu” yönündeki manipülatif sorular , modern psikolojik kuramlar ve bilhassa Şema Terapisi perspektifinden son derece bilimsel, nedensel ve travmatik bir temele oturtularak açıklanabilmektedir.   

Geleneksel, yüzeysel gözlemlere ve popüler psikoloji söylemlerine göre, bazı kadınlar sakin, kuralları olan ve dingin erkeklerden ziyade hareketli, coşkulu, maceracı ve maço figürlere çekilim gösterebilmektedir. Bu durum, ilişkinin getirdiği inişli çıkışlı macera, kıskançlık, merak ve zorlanma hissinin yarattığı yapay bir çekicilikten veya kadının partnerini test ederek onun dayanma gücünü ölçme arzusundan kaynaklanıyor gibi yorumlanabilir. Ancak bu son derece sığ ve kurbanı suçlayıcı (victim-blaming) yaklaşım gerçeği yansıtmaz. Bu görünürdeki “çekilimin” çok daha derin, çocukluk çağı travmalarına, ebeveyn ihmallerine ve patolojik kişilik örgütlenmelerine uzanan yapısal bir alt yapısı bulunmaktadır.   

Şema Terapisi, mağdurların narsisistik ve maço yapıdaki bireylere olan çekilimini ve şiddet döngüsünden çıkamamalarını “Şema Kimyası” (Schema Chemistry) kavramıyla son derece net bir şekilde açıklar. Romantik ilişkilerde tekrar eden yıkıcı kalıpların temelinde, erken çocukluk döneminde şekillenen, bireyin dünyayı ve kendini algılayışını belirleyen köklü inanç sistemleri (şemalar) yatar. Şema terapi modeline göre, faillerdeki narsisistik, kontrolcü ve istismar edici davranış kalıplarının temelinde “duygusal yoksunluk,” “kusurluluk” ve “hak görme/büyüklük” (entitlement/grandiosity) şemaları yer almaktadır. Bunlara ek olarak, güvensizlik/suistimal edilme, sosyal izolasyon, başarısızlık, yetersiz özdenetim, boyun eğicilik, onay arayıcılık ve cezalandırılma gibi şemalar da sıklıkla bu klinik tabloya eşlik eder.   

Narsisizm, psikoloji literatüründe sağlıklı (normal) ve patolojik olarak ikiye ayrılır. Sağlıklı narsisizm bireyin ruh sağlığına olumlu etki eden, özgüvenini destekleyen, çevreden gelen eleştirileri benliğine zarar vermeden sindirebilen ve başarıdan keyif almasını sağlayan bir yapı iken; patolojik narsisizm kendini diğerlerinden üstün ve ayrıcalıklı konumda görme, derin bir empatiden yoksunluk ve başkaları üzerinde, özellikle de kadın partnerleri üzerinde sınırsız hak iddia etme şeklinde kendini gösterir.   

Şema terapisi, şiddet uygulayan erkeklerin büyük çoğunluğunda görülen patolojik narsisizmin kökeninde şu dört temel çocukluk çağı faktörünün yattığını bilimsel olarak ortaya koymaktadır :   

  1. Yalnızlık ve İzolasyon: Çocuklukta ebeveynlerden yeterli sevgi, duygusal temas ve fiziksel yakınlık görememe, derin bir boşluk hissi.

  2. Yetersiz Sınırlandırma (Limitsizlik): Çocukluk çağında sağlıklı sınırların çizilmemesi, her isteğinin yapılarak bireyin “ayrıcalıklı” olduğuna inandırılması ve sadece maddi imkanlarla şımartılma.

  3. Manipüle Edilme ve Kullanılma: Ebeveynin, eşinin eksikliğini çocukla doldurması ya da kendi tatmin edemediği başarı/statü ihtiyacını çocuğun üzerinden narsisistik bir uzantı olarak gidermeye çalışması. Birey hiçbir zaman kendisi olduğu için sevilmemiştir.

  4. Koşullu Onay: Bireyin sadece ebeveynin koyduğu yüksek ve çoğu zaman erkekliğe/güce dair standartları karşıladığında değerli hissetmesi, aksi halde aşağılanması.   

Bu yıkıcı şemalara sahip bireyler, yetişkinlikte “aşırı telafi” (overcompensation) veya “kaçınma” baş etme stratejilerini kullanarak ilişkilerinde mutlak bir tahakküm kurarlar. Duygusal yoksunluk şemasını telafi etmeye çalışan narsisistik fail, ilişkide sürekli ilgi, itaat ve hizmet talep ederken, karşılığında hiçbir duygusal empati veya destek sunmaz; eleştirildiğinde ise yıkıcı bir öfke patlaması yaşar. Kusurluluk şemasını maskelemek isteyen fail, kendi derin yetersizlik hissini bastırmak için partnerini sürekli aşağılar, değersizleştirir ve fiziksel şiddet uygular. Hak görme (entitlement) şeması ise failin kadının hayatı, bedeni ve kararları üzerinde kendini yegane otorite saymasına yol açar.   

Madalyonun diğer yüzünde, mağdur kadının psikolojik dinamikleri yatmaktadır. Mağdur, kendi çocukluk çağında alıştığı “ilgisiz, eleştirel, baskıcı veya ulaşılmaz ebeveyn” figürünün yarattığı travmayı, yetişkinlikte bilinçdışı olarak partnerinde arar. Kendisine soğuk, kuralcı, maço veya aşağılayıcı davranan partnere karşı hissettiği bu çekilim (Şema Kimyası), aslında beynin travmayı yeniden sahneleyerek çözmeye çalışmasının trajik bir sonucudur. Bu durum, psikoloji literatüründe “Travma Bağı” (Trauma Bonding) olarak adlandırılır. Şiddet gören kadın, failin uyguladığı periyodik ödül ve ceza döngüsüne bağımlı hale gelir ve ilişki içinde aldığı derin yaralara rağmen bu toksik yapıyı terk edemez. Terapi süreçleri ancak bu şemaların kökenlerinin farkına varılması, kaynağının kavranması ve bilişsel/deneyimsel/davranışsal tekniklerle bu yıkıcı kalıpların gücünün kırılması, yerine esnek ve uyumlu düşünce biçimlerinin getirilmesiyle bu zinciri parçalayabilir.   

Dolayısıyla, şiddet mağduru kadınların “neden ilişkide kaldığı”, “neden şikayetini geri çektiği” veya “neden şiddet potansiyeli olan figürleri seçtiği” sorusunun cevabı; onların bireysel bir zafiyetinde, cehaletinde veya mazoşizminde aranmamalıdır. Bu sorunun cevabı, patriarkal toplumun çocukluktan itibaren kız çocuklarına dayattığı kusurluluk, değersizlik ve boyun eğicilik şemaları ile erkek çocuklarına aşıladığı sınırsız hak görme (entitlement) hezeyanının ölümcül birleşimidir. Failin psikolojik durumu, şiddeti asla aklayamaz; tam aksine terapiye ve rehabilitasyona gitmeyerek bu şiddeti eyleme döken fail, eyleminden hukuken ve ahlaken tam sorumludur.

Hukuksal Boyut 1: İstanbul Sözleşmesi’nin Feshi, Anayasal Kriz ve Yetki Aşımı

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadelenin normatif ve uluslararası hukuk zemini, son yıllarda alınan idari kararlarla cumhuriyet tarihinin en ağır erozyonuna uğramıştır. Bu yıkımın en sembolik ve en dramatik örneği, Türkiye’nin ilk imzacısı ve ev sahibi olduğu, kamuoyunda “İstanbul Sözleşmesi” olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nden 20 Mart 2021 tarihli, tek taraflı bir Cumhurbaşkanı Kararı ile çekilmesidir.   

İstanbul Sözleşmesi, salt bir iyi niyet belgesi değil; kadınlara yönelik erkek şiddetine karşı küresel çapta var olan en kapsamlı, bağlayıcı ve denetim mekanizmalarına (GREVIO) sahip uluslararası hukuki metin olma özelliğini taşıyordu. Devlet, bu sözleşmeden çekilerek; şiddeti önleme, mağduru tüm gücüyle koruma, faili orantılı şekilde cezalandırma ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacak politikaları üretme konusundaki uluslararası ve anayasal yükümlülüklerinden resmi olarak feragat etmiş oldu. Şiddetin önlenmesi amacına yönelik bir uluslararası sözleşmenin feshedilmesi, Türkiye’de yüz binlerce kadının şiddetten kurtulmak için başvurabileceği, temel haklarını dayandırabileceği en güçlü hukuki referansın ve mekanizmaların tek gecede ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir.   

Ankara Barosu, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Diyarbakır Barosu, 29 Ekim Kadınları Derneği ve Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu dahil olmak üzere sayısız hukuk ve kadın hakları kuruluşu tarafından Danıştay nezdinde açılan iptal davaları, Türkiye’de hukuk güvenliği ilkesi, normlar hiyerarşisi ve anayasal devlet anlayışı açısından tarihi bir sınav olmuştur. Ancak Danıştay 10. Dairesi, hukuki normların açık ihlaline işaret eden 2 karşı oya rağmen, 3 hakimin oyuyla yürütmeyi durdurma ve çekilme kararının iptali istemlerini reddetmiştir.   

Danıştay kararının gerekçesinde, yürütme organının 2 Mart 2021 tarihli İnsan Hakları Eylem Planı’nda yer alan şiddetle mücadele hedefleri gösterilmiş ve ulusal mevzuatın yeterli olduğu iddia edilerek sözleşmeye “ihtiyaç kalmadığı” belirtilmiştir. Kemalist hukuk felsefesi ve evrensel hukuk prensipleri açısından bu gerekçe, hukuki dayanaktan tamamen yoksundur. Baroların ve hukukçuların isabetle vurguladığı üzere, bağlayıcılığı olmayan, soyut bir eylem planı, uluslararası hukuki bir sözleşmenin yerini asla tutamaz; üstelik bu planlar hiçbir zaman hayata geçirilmemiştir. Karar, hukuki argümantasyondan ziyade konjonktürel ve politik bir nitelik taşımaktadır.   

Usul hukuku ve anayasa hukuku açısından bakıldığında durum çok daha vahimdir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin (TBMM) uygun bulma kanunu ile iç hukuka dahil edilen, Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca temel hak ve özgürlüklere ilişkin olması hasebiyle kanunların da üzerinde bir hiyerarşik konuma sahip olan uluslararası bir antlaşmanın, yürütme organının tek taraflı tasarrufu (Cumhurbaşkanı Kararı) ile feshedilmesi “yetkide ve usulde paralellik” (actus contrarius) ilkesine açıkça aykırıdır. Meclis iradesiyle yürürlüğe giren bir metin, ancak ve ancak Meclis iradesiyle yürürlükten kaldırılabilir. Hukuken ve toplumsal olarak hiçbir kamu yararının bulunmadığı, aksine kadına yönelik şiddeti cesaretlendiren bu fesih işlemi, şiddet faillerine yargısal bir “cezasızlık” algısı aşılamış, devlete olan güveni sarsmış ve kadınların yaşam hakkını idari bir kararın insafına terk etmiştir.   

Hukuksal Boyut 2: 6284 Sayılı Kanunun Uygulanmasındaki Yapısal Çöküş ve Kurumsal İhmal

İstanbul Sözleşmesi’nin iç hukuktaki en önemli yansıması olan ve kadını korumayı amaçlayan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun, metin olarak güçlü önleyici ve koruyucu mekanizmalar içerse de, idari makamların, bürokrasinin ve kolluk kuvvetlerinin uygulamadaki sistematik ihmalleri nedeniyle işlevsizleştirilmektedir. İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi’nin yayınladığı rapora göre, yalnızca 2019 yılı içerisinde Baro Adli Yardım Bürosu’na şiddet mağduru 13.795 başvuru yapılmış, bunun 12.101’i bizzat mağdur kadınlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu devasa sayı, bir yandan şiddetin boyutunu gösterirken diğer yandan kadınların yasal haklarını öğrendikçe adli mekanizmalara başvurma eğiliminde olduğunu, dolayısıyla muhafazakar çevrelerce pompalanan “6284 sayılı yasa yuva yıkıyor, haksız şikayetleri artırıyor” şeklindeki manipülasyonun tamamen asılsız olduğunu ispatlamaktadır. Kadınlar, sadece hayatta kalabilmek için devletin kapısını çalmaktadır.   

Ancak, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı’nın hazırladığı 6284 Sayılı Kanun Uygulamaları İzleme Raporu, şiddetten uzaklaşmak ve hayatta kalmak isteyen kadınların kamu kurumlarında maruz kaldığı ağır bürokratik engelleri, kurumsal duyarsızlığı, keyfi retleri ve ikincil travmaları (secondary victimization) tüm çıplaklığıyla belgelemektedir. Rapor, kadınları güçlendirmesi gereken mekanizmaların onları nasıl güçsüzleştirdiğini aşağıdaki yapısal sorun alanlarıyla ortaya koymaktadır:   

Sorun Alanı ve İhlal Türü Hukuki ve İdari Uygulama Eksikliği Sistematik ve Yapısal Sonuç
Kurumsal İhmal ve Bürokratik Kaçış

Bilgi edinme süreçlerinde dahi Sağlık Bakanlığı yanıt vermemiş, MEB ve Çalışma Bakanlığı aylar süren ısrarlar sonucu dönüş yapmıştır. İstanbul Valiliği başvuru evraklarını kaybetmiş, kurumlar arası sürekli bir sorumluluk transferi (ŞÖNİM’den KSGM’ye) yaşanmıştır.

Şiddet mağduru kadınlar kriz anında muhatap bulamamakta, devletin bürokratik çarkları arasında boğularak çaresizliğe itilmekte ve adalete olan inançları yok edilmektedir.

ŞÖNİM’lerin Koordinasyonsuzluğu ve İşlevsizliği

Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri’nin (ŞÖNİM) kuruluş amacı, kadını tek merkezden koordine ederek “kapı kapı dolaştırmamak”tır. Oysa pratikte kadınlar sığınak için karakollara, hukuki yardım için baroya, maddi destek için kaymakamlıklara, iş bulmak için İŞKUR’a yönlendirilmektedir. Kurumun telefonlarına dahi ulaşılamamaktadır.

Kanunun öngördüğü 3 adımlı hizmet modeli (şiddetin önlenmesi, mağdura hizmet sunulması, faile müdahale edilmesi) tamamen kağıt üzerinde kalmış, ŞÖNİM’ler tabela kurumlarına dönüşmüştür.

Kolluk Kuvvetlerinin Keyfi Retleri ve Delil Beklentisi

Kolluk birimlerinde (karakollarda) yazılı başvuru almaktan kaçınılmakta; resmi nikah olmaması, ikametgah belgesinin bulunmaması veya fiziksel darp/şiddet izi olmaması bahane edilerek koruma talepleri hukuka aykırı şekilde reddedilmektedir. Oysa 6284 Sayılı Kanun Madde-6/1 gereği, mülki amir delil veya belge aramaksızın derhal koruyucu tedbir kararı verebilir.

Kanunun kadını koşulsuz koruma iradesi, yerel kolluk amirlerinin ataerkil önyargılarına, bilgisizliğine ve inisiyatiflerine terk edilmekte; risk altındaki kadınlar ölüme gönderilmektedir.

7/24 Hizmet İlkesinin İhlali

ŞÖNİM’ler yasa gereği haftanın 7 günü 24 saat kesintisiz hizmet vermek zorunda olmasına rağmen, mesai saati (17:00) bitiminde uzman personel bulunmadığı gerekçesiyle kadınlar geri çevrilmekte ve sadece “uzmanlarımız saat 5’te çıkar, karakola gidin” denilerek başından savılmaktadır.

Mesai saatleri dışında, özellikle gece vakti gerçekleşen en ağır şiddet vakalarında devletin koruma mekanizması kepenk indirmekte, mağdur savunmasız bırakılmaktadır.

Merkezi Sığınak Sistemi ve Mahremiyet-Güvenlik Riski

Belediyelere ait bağımsız sığınaklara doğrudan mağdur kabulü durdurulmuş, tüm süreç ŞÖNİM üzerinden tek bir merkezi veritabanına bağlanmıştır. Sığınakta idari bir kural ihlali yaptığı iddia edilen bir kadın, fişlenerek tüm sığınak ağından men edilebilmektedir.

Şiddetten can havliyle kaçan kadınların konaklama ve gizlilik hakları, idari disiplin kuralları gerekçe gösterilerek ihlal edilmekte, kadınlar doğrudan sokakta ve failin namlusunun ucunda bırakılmaktadır.

Ölümcül Mimari ve Yapısal Güvenlik Zafiyeti

ŞÖNİM’lerin fiziksel yapısında, zorunlu haller dışında dahi hem şiddet mağduru kadınların (ve çocuklarının) hem de şiddet uygulayan faillerin aynı çatı altında, aynı binada hizmet almasına olanak tanıyan bir sistem kurgulanmıştır.

Can güvenliği tehdidi altında olan kadının faille aynı kurum koridorlarında yüzleştirilme ihtimali, devlet kurumlarını sığınılacak bir liman olmaktan çıkarıp açıkça birer tehlike bölgesi haline getirmektedir.

  

Mahkemelerin şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama ve can güvenliği riskine karşı gecikmeksizin vereceği önleyici ve koruyucu tedbir kararlarının (Kanun Madde-5 ve Madde-17) potansiyel cinayetleri durdurmada hayat kurtarıcı bir rolü varken ; bu tedbirlerin kağıt üzerinde kalması, infaz ve yaptırım eksikliği, kolluğun işgüzarlığı ve idari çürüme cinayetlerin temel hazırlayıcısıdır. Aile Mahkemelerinin somut olayın vahametine uygun, ezbere olmayan, caydırıcı kararlar alması ve icra kurumlarının bu kararları harfiyen infaz etmesi hukuki bir tercih değil, mutlak bir anayasal zorunluluktur.   

Hukuksal Boyut 3: TCK Kapsamında Takdiri İndirimler, “Kravat İndirimi” ve Yargının Eril Cezasızlık Pratiği

Kadın cinayetlerinin istatistiksel olarak hızla artmasındaki en kritik hukuki teşvik unsurlarından biri, bizzat yargı erki tarafından faillere sunulan indirim mekanizmalarıdır. Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) yer alan “haksız tahrik” (Madde 29 – eski 765 Sayılı TCK’da Madde 51) ve “takdiri indirim nedenleri / iyi hal” (Madde 62 – eski TCK 59) hükümlerinin, mahkemelerce nesnel kriterlerden uzak, ataerkil reflekslerle ve eril dayanışma güdüsüyle yorumlanması adaletin tecellisini zehirlemektedir. Kamuoyunda ve hukuk camiasında haklı olarak “kravat indirimi” ya da “iyi hal indirimi” olarak bilinen bu uygulamalar, adaletin tesisinden ziyade failin himaye edilmesine, suçun toplumsal zeminine hukuki bir meşruiyet kazandırılmasına hizmet etmektedir.   

5237 Sayılı TCK’nın 62. maddesine göre, hakimin takdiri indirim yetkisini kullanırken göstereceği gerekçenin hukuki olarak son derece makul olması, hukuk kurallarını zedelememesi, yasaların konuluş maksadına/amacına aykırı düşmemesi ve kamu vicdanını kanatmaması gerekmektedir. Yargıtay 8. Ceza Dairesi’nin yerleşik içtihatları da (örneğin 20.06.2011 gün ve 5466-5182 sayılı kararı) hakimin bu takdir hakkını keyfi kullanamayacağını vurgular. Failin suçu inkar etmesi, teknik olarak takdiri indirim uygulanmasına mutlak ve yasal bir engel teşkil etmese de ; mahkemelerin, pişmanlık emaresi göstermeyen failin sadece duruşmadaki kılık kıyafetine (takım elbise giymesine, kravat takmasına) ve duruşma düzenini bozmamasına bakarak, planlı ve canavarca hisle işlenmiş cinayetlerde dahi cezayı asgari sınıra çekmesi, hukuk normlarının eril bir süzgeçten geçirilerek uygulandığının en çarpıcı kanıtıdır.   

Bu trajik durumun geçmişten günümüze yargı arşivlerine yansıyan en acı verici örnekleri, namus veya töre kisvesi altında işlenen aile içi kadın cinayetlerinde görülmektedir. Güldünya Tören cinayeti (2004), Türk yargı sisteminin ataerkil zafiyetlerini ifşa eden bir mihenk taşıdır. Kardeşleri Ferit ve İrfan Tören tarafından İstanbul’da bir hastane odasında kurşunlanarak infaz edilen Güldünya’nın failleri, Bakırköy 5. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmıştır. Mahkeme önce sanıkları ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum etmiş, ardından İrfan Tören’in sadece “duruşmadaki iyi hali” gerekçe gösterilerek cezası müebbet hapse; fail Ferit Tören’in cezası ise önce yaş küçüklüğü nedeniyle 14 yıla, ardından yine “duruşmadaki iyi hali” nedeniyle 11 yıl 8 aya kadar indirilmiştir. Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin, faillere verilen mahkumiyet kararlarını usul ve esastan bozmasının ardından mahkeme davayı tekrar incelemiş, taammüden adam öldürmekten nihai cezaları vermiş olsa da , alt derece mahkemesinin gösterdiği ilk refleks tamamen faili korumaya yöneliktir.   

Bir başka emsal örnekte, kız kardeşlerini töre adına öldüren üç erkek kardeş, 765 Sayılı eski TCK’nın 449. maddesine göre ömür boyu hapse mahkûm edilmiş; ancak mahkeme, kurbanın “birçok kez evden kaçmasını”, TCK’nın 51. maddesindeki ağır tahrik (haksız tahrik) tanımına uyduğu gerekçesiyle cezayı olağanüstü derecede düşürmüştür. Faillerin cezaları ağır tahrik ve takdiri indirimlerle 4 yıl 5 ay ile 12 yıl 6 ay arasına kadar indirilmiştir. Yine Zümrete Eker cinayetinde, Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi, Zümrete’yi öldüren C.B.’yi önce ağırlaştırılmış ömür boyu hapse mahkûm etmiş, ardından sanığın yaşının küçüklüğü ve duruşmadaki meşhur “iyi hali” dikkate alınarak ceza 17,5 yıla düşürülmüştür.   

Yargının, haksız tahrik (TCK 29) indirimi uygularken, mağdur kadının bağımsız bir yurttaş ve birey olarak sahip olduğu anayasal iradeyi (boşanma isteği, seyahat özgürlüğü, evden ayrılma kararı, kendi hayatını kurma tercihi) fail erkek açısından bir “tahrik unsuru” olarak hukuken kabul etmesi, modern, laik hukukun değil; Orta Çağ feodal mülkiyet anlayışının ve İslamcı-gelenekçi fıkhın bir kalıntısıdır. Failin, kadının bedeni, cinselliği, yaşantısı ve yaşam hakkı üzerinde denetim ve yaptırım hakkı olduğuna zımnen ikna olmuş bir yargı pratiği, Cumhuriyetin ve Kemalist devrimin kurucu eşitlikçi hukuk anlayışını temelden reddetmekte, yasaları ihlal eden sanığı değil, yasayı savunan devleti yargılamaktadır.

Türkiye’yi Sarsan 20 Vahşi Kadın Cinayeti: Bir Yargı ve Sistem Pratiği

Kadın cinayetlerinin sadece birer istatistiki sayı olmadığını, bizzat hukuk sistemindeki yapısal çatlakların, patriarkal uygulamaların ve cezasızlık kültürünün birer sonucu olduğunu görmek için toplumda infial yaratan örnek davalara bakmak elzemdir. İşte Türkiye’yi derinden sarsan, vicdanları kanatan 20 vahşi cinayet ve yargının bu vakalardaki tepkisi:

  1. Münevver Karabulut (2009): Cem Garipoğlu tarafından tasarlanarak ve canavarca hisle katledildi. Bu vahşi olay tüm Türkiye’yi ayağa kaldırmasına rağmen mahkeme, sanığın cinayet tarihinde 18 yaşından küçük olmasını gerekçe göstererek cezayı 24 yıla düşürdü. Dava süresince delillerin karartılması ve kayıp paralar gibi skandallar adalet mekanizmasına büyük gölge düşürdü.

  2. Güldünya Tören (2004): Tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için, “namus” bahanesiyle aile meclisi tarafından ölüm fermanı verildi ve hastane odasında öz kardeşleri tarafından infaz edildi. Kardeşi İrfan Tören müebbet alırken, yaşı küçük olan Ferit Tören “iyi hal” ve diğer indirimlerle başlangıçta 11 yıl 8 aya mahkum edildi. Yargıtay kararı bozup cezaları artırsa da, yerel mahkemenin ilk refleksinin töre cinayetine indirim uygulamak olması sistemin ataerkil yüzünü kanıtladı.

  3. Ayşe Paşalı (2010): Defalarca savcılığa gidip şikayetçi olmasına ve koruma talep etmesine rağmen devleti harekete geçiremeyen Ayşe Paşalı, eski eşi İstikbal Yetkin tarafından bıçaklanarak katledildi. Sanık duruşmada “Eşimi seviyordum, pişmanım” diyerek kravat indirimi beklese de, kamuoyu baskısının da etkisiyle emsal bir karara imza atılarak hiçbir indirim uygulanmadan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi.

  4. Özgecan Aslan (2015): Mersin’in Tarsus ilçesinde bindiği minibüste tecavüze direndiği için vahşice katledilen ve bedeni yakılan 20 yaşındaki Özgecan’ın ölümü, Türkiye’de benzersiz bir sivil uyanışa neden oldu. Yargılama sonucunda faillere ağırlaştırılmış müebbet hapis verildi ve indirim uygulanmadı.

  5. Şule Çet (2018): Bir plazanın 20. katından atılarak katledilen üniversite öğrencisi Şule’nin ölümü, failler tarafından “intihar” gibi sunulmaya çalışıldı. Ancak kadın dayanışması ve adli tıp incelemeleri cinayeti ortaya çıkardı; faillerden Çağatay Aksu’ya cinayetten müebbet ve cinsel saldırıdan 12 yıl 6 ay, diğer fail Berk Akand’a ise suça yardımdan 18 yıl 9 ay ceza verildi.

  6. Emine Bulut (2019): Eski eşi Fedai Varan tarafından 10 yaşındaki kızının gözü önünde boğazı kesilerek katledildi. Son anlarındaki “Ölmek istemiyorum” feryadı, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin sembolü haline geldi ve koruyucu yasaların yetersizliğini tüm çıplaklığıyla gösterdi.

  7. Ceren Özdemir (2019): Ordu’da üniversite öğrencisi olan Ceren, cezaevi firarisi olan ve sayısız suç kaydı bulunan Özgür Arduç tarafından hiçbir sebep yokken, sadece “insan öldürmüş olmak için” bıçaklanarak katledildi. Katil ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı ve herhangi bir indirim uygulanmadı.

  8. Pınar Gültekin (2020): Muğla’da Cemal Metin Avcı tarafından canavarca hisle boğuldu, ardından bir varil içinde yakılarak üzerine beton döküldü. Böylesine şeytani ve tasarlanmış bir eylemde bile yerel mahkeme sanığın “haksız tahrik” altında eylemi gerçekleştirdiğine hükmederek ağırlaştırılmış müebbet hapsi 23 yıla indirdi. Bu karar, yargının eril tahakkümü ne kadar kolay içselleştirdiğini bir kez daha gösterdi.

  9. Ayşe Tuba Arslan (2019): Eskişehir’de, savcılığa “Ben ölünce mi yardım edeceksiniz?” diyerek tam 23 kez şikayet dilekçesi vermesine rağmen korunamadı ve eski eşi Yalçın Özalpay tarafından satırla doğranarak katledildi. Skandal bir kararla İstinaf Mahkemesi, maktulün telefonundaki bir “canım” mesajını bahane edip faile haksız tahrik indirimi uygulayarak cezayı 24 yıla düşürdü. Kadın mücadelesi sonucu bu garabet karar Yargıtay’dan dönerek sanığa yeniden indirimsiz ağırlaştırılmış müebbet hapis verildi.

  10. Ceren Damar Şenel (2019): Çankaya Üniversitesinde akademisyen olan Damar, kopyasını yakaladığı öğrencisi Hasan İsmail Hikmet tarafından okul odasında katledildi. Sanık ve avukatı duruşmalarda iftiralarla indirim almaya çalışsa da mahkeme takdiri indirime gitmeyerek ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.

  11. Fatma Şengül (2019): İş arkadaşı Zeynel Akbaş tarafından evinin önünde kurşunlanarak öldürüldü. Sanığın önceden silah temin etmesine rağmen mahkeme eylemi “tasarlayarak öldürme” saymadı ve bir de “haksız tahrik” indirimi uygulayarak cezayı sadece 18 yıla düşürdü.

  12. Helin Palandöken (2017): 17 yaşındaki Helin, kendisini saplantı haline getiren Mustafa Yetgin tarafından okul çıkışında pompalı tüfekle katledildi. Sanığın duruşmalara takım elbiseyle gelerek mahkemeyi “saygılı tutum” üzerinden etkilemeye çalışması ve ailenin “kadınları öldürenlere ödül gibi ceza veriliyor” isyanı davaya damga vurdu.

  13. Dilara Yıldız (2022): Kendisi de bir hukukçu ve avukat olan Dilara Yıldız, eski nişanlısı Oktay Dönmez tarafından polis memurlarının bulunduğu bir mekanda zorla alıkonularak silahla katledildi. Fail, tasarlayarak kasten öldürme suçundan ağırlaştırılmış müebbet ve hürriyeti tahdit dahil diğer suçlardan ilave 20 yıl hapis cezası aldı; haksız tahrik veya iyi hal indirimi uygulanmadı.

  14. Şebnem Şirin (2021): Furkan Zıbıncı tarafından boğazı kesilerek öldürüldü. İstismar ve gasp dahil 6 ayrı suç kaydı bulunan ve cezasızlık sisteminden yararlandığı anlaşılan fail, duruşmada cinayeti hatırlamadığını iddia ederek cezadan kurtulmaya çalıştı.

  15. Esra Hankulu (2021): Daha önce bir başka şüpheli kadın ölümünün (Aleyna Çakır) baş aktörü olarak kamuoyunun yakından tanıdığı Ümitcan Uygun tarafından katledildi. Savcılığın ağırlaştırılmış müebbet hapis talebine rağmen mahkeme, skandal bir kararla cinayet kastı görmeyerek sanığı “kasten yaralama sonucu ölüme sebebiyet vermekten” sadece 10 yıl hapis cezasına çarptırdı.

  16. Sıla Şentürk (2022): 16 yaşındaki Sıla, ailesinin zorla nişanlandırdığı Hüseyin Can Gökçek tarafından boğazı kesilerek vahşice öldürüldü. Failin cinsel istismar dahil 10 ayrı suçtan sabıkası olduğu ve cinayetten kısa süre önce serbest bırakıldığı ortaya çıktı; bu olay infaz yasalarının iflasını tescilledi.

  17. Hatice Soysal (2021): Eşi Adnan Soysal tarafından, “kendinden sonra yaşayamaz” şeklindeki hastalıklı, narsisistik bir mülkiyet algısıyla tasarlanarak öldürüldü. Mahkeme faili ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum etti.

  18. Hanife Babayiğit (2018): 24 yaşındaki Hanife, evli olduğu Mesut Babayiğit tarafından tüfekle vurularak katledildi. Sanık, kasten öldürme suçundan indirim yapılmaksızın ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı.

  19. Nurcan Efe (2016): Sokakta yürüdüğü sırada Dursun Efe tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Mahkeme, failin aslında hak ettiği ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını, sadece sanığın duruşmalardaki kılık kıyafeti ve saygılı tutumu nedeniyle “iyi hal” indirimi uygulayarak 25 yıla düşürdü.

  20. Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner (2024): 19 yaşındaki iki genç kadın, Semih Çelik isimli fail tarafından art arda aynı gün içinde öldürüldü. Uzuner’in bedeninin tarihi surlarda parçalara ayrılması tüm ülkede büyük infial yarattı ve kadın örgütlerinin haftalar süren eylemlerine zemin hazırladı.

Cumhurbaşkanı Adayı Olarak Eylem Planı ve Yol Haritası

Türkiye’nin kanayan yarası olan kadın cinayetlerini durdurmak ve Kemalist hukuk devriminin altı oyulan kazanımlarını yeniden tesis etmek amacıyla, Cumhurbaşkanlığı makamını devraldığım ilk günden itibaren uygulamaya koyacağım acil ve orta vadeli eylem planı aşağıdadır:

  1. İstanbul Sözleşmesi’ne Derhal ve Kayıtsız Şartsız Dönüş: Hukuka aykırı ve Anayasa’nın 90. maddesini açıkça ihlal eden yetki aşımı niteliğindeki “tek taraflı çekilme” kararı iptal edilecek, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk imzacısı olduğu İstanbul Sözleşmesi iktidarımızın ilk 24 saatinde yeniden yürürlüğe konacaktır.

  2. TCK’da ‘Kravat İndirimi’ ve ‘Haksız Tahrik’ Reformu: Kadın cinayetlerinde ve toplumsal cinsiyet temelli şiddet suçlarında yargının faili himaye eden eril reflekslerine son verilecektir. Türk Ceza Kanunu’nun 29. (Haksız Tahrik) ve 62. (Takdiri İndirim) maddeleri yeniden düzenlenerek; faillerin takım elbise giymesi, saygılı duruş sergilemesi veya kadının anayasal haklarını (boşanma, reddetme) kullanması “indirim sebebi” olmaktan kesin bir dille çıkarılacaktır.

  3. 6284 Sayılı Kanun’un Tam ve Tavizsiz Uygulanması: Şiddet mağduru kadınları koruyan 6284 Sayılı Kanun’un işlevsizleştirilmesinin önüne geçilecektir. Kolluk kuvvetlerinin kadınları belge veya delil olmaksızın geri çevirme keyfiyetine son verilecek, kanunu uygulamaktan imtina eden mülki amir ve emniyet personeli hakkında “görevi ihmal” suçlamasıyla derhal idari ve adli işlem başlatılacaktır.

  4. ŞÖNİM ve Kurumsal Destek Mekanizmalarının Yeniden Yapılandırılması: Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM), mesai saatleri zihniyetinden kurtarılarak yasanın emrettiği şekilde 7/24 esasına göre çalışan , mağdur ile faili asla aynı çatı altında bulundurmayan otonom güvenlik ve destek merkezlerine dönüştürülecektir. Sığınma evleri sayıca Avrupa standartlarına yükseltilecek, merkezi fişleme sistemine son verilecektir.

  5. Medyada ve Eğitimde Eşitlik Seferberliği: Kadın cinayetlerini “kıskançlık krizi”, “cinnet” veya “aşk trajedisi” gibi sunarak failin şiddetini normalleştiren medyanın toksik diline karşı RTÜK ve basın meslek ilkeleri nezdinde yaptırımlar uygulanacaktır. Milli Eğitim müfredatı, Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlanmacı felsefesi doğrultusunda yeniden kurgulanarak toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimi zorunlu hale getirilecektir.

Sonuç ve Vizyon Belgesi: Aydınlık Türkiye’nin Eşitlikçi Geleceği İçin Sözleşme

Bir Cumhurbaşkanı adayı ve Cumhuriyetin temel değerlerine bağlı bir hukukçu olarak en büyük vizyonum; Türkiye Cumhuriyeti’ni, kadınların sokaklarında korkusuzca yürüdüğü, evlerinde güvenle yaşadığı ve hiçbir kaba kuvvetin, narsisistik tahakkümün veya feodal zihniyetin insafına terk edilmediği muasır medeniyet seviyesine yeniden taşımaktır.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923’te ilan ettiği, “Kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın” iradesi, bizim için sadece tarihi bir alıntı değil; devletin temel güvenlik doktrini ve namus borcudur. Bizim yönetimimizde devlet, şiddeti izleyen, sayan veya “kravat indirimi” ile ödüllendiren pasif bir aygıt olmaktan çıkacak; kadının yaşam hakkı önünde çelikten bir kalkan olacaktır. Adalet, eril hegemonyanın ve cehaletin değil; sadece ve sadece aydınlanma devriminin kurucu eşitlik ilkesinin emrinde olacaktır.

Bu vizyon belgesi, şiddete kurban verdiğimiz tüm kadınlarımıza verilmiş bir söz, Türkiye’nin aydınlık geleceğine yazılmış bir sözleşmedir. Bizler, yasaları ihlal edenlerin değil; yasaları harfiyen uygulayarak yaşamı, eşitliği ve hukukun üstünlüğünü savunanların Cumhuriyetini inşa edeceğiz.

Av. Arb. Enver Alper Mutluer 

İletişim ve Randevu

Hukuki Sorunlarınıza Stratejik ve Kalıcı Çözümler

Hak arama mücadelesinde disiplin, tecrübe ve güveni bir araya getiren Mutluer Hukuk Bürosu; İstanbul merkezli olmak üzere Türkiye’nin her noktasındaki müvekkillerine nitelikli hukuk hizmeti sunmaktadır. 19 yılı aşan mesleki tecrübesiyle Uzman Arabulucu Avukat Enver Alper Mutluer, karmaşık hukuki süreçlerin her aşamasında çözüm ortağınız olarak yanınızdadır.

Prensiplerinden ödün vermeden; Ceza Hukuku’ndan Ticaret Hukuku’na, İş uyuşmazlıklarından Uzman Arabuluculuk süreçlerine kadar geniş bir yelpazede, her davaya akademik derinlikle yaklaşmaktayız.

🌐 Hakkımızda: https://www.mutluer.av.tr/hakkimizda/

📍 Adres: Esentepe Mahallesi, Harman 1 Sokak, Duran İş Merkezi No: 4, Kat: 8, Şişli (Levent – Kanyon AVM Yanı) / İstanbul

📞 Mobil Telefon & Randevu: +90 (532) 263 41 65

🌐 Web: www.mutluer.av.tr

📧 E-posta:  [email protected]

🕒 Çalışma Saatleri: Hafta içi: 09:00 – 18:00

Önemli Not: Mesleki etik ve hizmet kalitemizi korumak adına, telefon veya e-posta yoluyla danışmanlık hizmeti verilmemektedir. Tüm hukuki inceleme ve görüşmeler için lütfen yukarıdaki kanallardan randevu alınız.

 

Yazar Biyografisi: Avukat Arabulucu Enver Alper MUTLUER

Kıdemli Avukat & Uzman Arabulucu | Hakkımızda: https://www.mutluer.av.tr/hakkimizda/

İstanbul Üniversitesi mezunu olan, İstanbul 1 No’lu Barosu’na kayıtlı (Sicil No: 34169) Avukat Enver Alper Mutluer, hukuk dünyasındaki 19 yılı aşan tecrübesiyle karmaşık hukuki süreçlerin çözümünde uzmanlaşmış kıdemli bir avukattır. Mesleki disiplinini, Ankara Jandarma Genel Komutanlığı Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı’nda Asteğmen rütbesiyle ifa ettiği askerlik göreviyle harmanlayan Mutluer, adaletin tesisi yolunda tavizsiz bir profesyonellik sergilemektedir.

Uzmanlık ve Akademik Bakış Adalet Bakanlığı Arabuluculuk Daire Başkanlığı nezdinde (Sicil No: 4326) kayıtlı bir Uzman Arabulucu olan Mutluer; İş Hukuku, Ticaret Hukuku, Tüketici Hukuku, Banka ve Finans Hukuku ile Sigorta Hukuku alanlarında derinlemesine uzmanlığa sahiptir. 2008 yılından bu yana binlerce davanın yönetimini üstlenmiş, teorik bilgiyi pratik saha tecrübesiyle birleştirerek, imkansız görülen karmaşaları zekice çözen, en zorlu hukuki düğümleri kararlılık ve stratejik bir vizyonla çözüme kavuşturur.

Yayınlar ve Toplumsal Katkı Müvekkillerine yalnızca bir vekil değil, aynı zamanda bilgili bir çözüm ortağı olarak hizmet veren Enver Alper Mutluer, güncel hukuki gelişmeleri ve analizlerini paylaştığı makaleleriyle tanınmaktadır. Her davasına bir “bilimsel inceleme”  titizliğiyle yaklaşan yazar, hukukun dijital dünyadaki sesi olmayı ve toplumsal adalet bilincine katkı sunmayı vizyon edinmiştir.

 


Kategoriler:

İlk yorum yazan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lorem ipsum dolor sit amet, at mei dolore tritani repudiandae. In his nemore temporibus consequuntur, vim ad prima vivendum consetetur. Viderer feugiat at pro, mea aperiam

Detayları bize yazın size en kısa sürede ulaşalım

Tüm hakları saklıdır.
2025 Mutluer Hukuk Bürosu

Binlerce Yıllık Türk Devlet Aklı, Bugünün Dünyasında Yeniden Hayat Buluyor: Türk Töresi ve Türk'ün Prensipleri