iklim-kanunu

7552 Sayılı İklim Kanunu’nun Kemalist Devlet Nazariyesi Işığında Tahlili: Ulusal Egemenlik ve Ekonomik Bağımsızlığa Yönelik Bir Tehdit mi, Yoksa Milli Bir Zaruret mi?

Giriş: Kemalist Paradigma ve “Milli İklim Politikası” Kavramı

İklim değişikliği meselesi, 21. yüzyılda devletlerin karşı karşıya kaldığı en çetin sınavlardan biri olarak ortaya çıkmıştır. Ancak bu mesele, dar bir çevresel sorun tanımına hapsedilemeyecek kadar derindir; özü itibarıyla bir milli güvenlik, ekonomik bekâ ve ulusal kendi kaderini tayin hakkı meselesidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesi olan Kemalizm, devleti ve milleti ilgilendiren her temel soruna olduğu gibi, iklim krizine de milli menfaatleri esas alan, akılcı ve bütüncül bir perspektif sunmaktadır. Bu makalenin temel tezi, 9 Temmuz 2025 tarihinde yürürlüğe giren 7552 sayılı İklim Kanunu’nun , görünüşte “yeşil büyüme vizyonu” gibi modern ve ilerici bir söylem sunsa da, özünde Türkiye’nin ekonomik ve siyasi egemenliğini zedeleyen, dış merkezli bir dayatmanın hukuki metne dökülmüş hali olduğudur. Bu tahlil, Kemalist devlet nazariyesinin temel direkleri olan  Tam Bağımsızlık, Ulusal Egemenlik ve Devletçilik ilkeleri zemininde yapılacaktır.

Kemalist ilkeler, günümüzün karmaşık sorunlarına uygulanabilecek dinamik bir düşünce sistemidir.  

Tam Bağımsızlık, Mustafa Kemal Atatürk’ün veciz ifadesiyle, “siyasi, mali, iktisadi, adli, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve tam serbestlik” anlamına gelir. Bugün bu ilke, “karbon bağımsızlığı” ve “enerji bağımsızlığı” gibi yeni ve hayati kavramları da içermek zorundadır.  

Ulusal Egemenlik, “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” düsturuyla, ülkenin sanayi ve ekonomi politikalarını belirleme yetkisinin Brüksel veya başka bir uluslararası merkeze değil, yalnızca ve münhasıran Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne ait olduğunu amirdir.

Devletçilik ise, özel teşebbüsü dışlamayan ancak “büyük bir milletin büyük ihtiyaçlarını” karşılamak ve geri kalmışlıktan kurtulmak için devletin ekonomiye planlı, yönlendirici ve icabında yatırımcı olarak müdahalesini öngören karma ekonomi modelidir. Bu ilke, piyasanın görünmez eline değil, milli menfaatleri gözeten devlet aklına dayanır.   

Bu çerçevede, merkezi sorumuz şudur: Türkiye Cumhuriyeti, iklim değişikliği ile mücadele gibi küresel bir zorunluluğu, kurucu ilkelerinden taviz vermeden, milli bir strateji ile nasıl yönetebilir? 7552 sayılı Kanun bu milli stratejinin bir parçası mıdır, yoksa ondan köklü bir sapma mıdır? Kanunun amacının “yeşil büyüme vizyonu” olarak tanımlanması , bu noktada kritik bir tahlili gerektirmektedir. “Yeşil büyüme” söylemi, uluslararası finans çevreleri tarafından geliştirilen ve ulus-devletlerin ekonomik egemenliklerini gönüllü olarak Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) gibi piyasa mekanizmalarına devretmelerini teşvik eden ideolojik bir araçtır. Bu yaklaşım, küreselleşmenin ulus-devlet sınırlarını aşındırma eğiliminin bir tezahürüdür. Oysa Kemalist “milli kalkınma” modeli, dışa bağımlılığı azaltmayı, milli sanayiyi korumayı ve devletin planlayıcı rolünü esas alır. Dolayısıyla, “yeşil büyüme” adı altında sunulan model, aslında milli kalkınma iradesinin, küresel piyasa iradesine tabi kılınması anlamına gelmektedir. Bu, terminolojik bir Truva Atı’dır. 

Bölüm I: 7552 Sayılı İklim Kanunu’nun Hukuki ve Yapısal Anatomisi

7552 sayılı Kanun, lafzı incelendiğinde Türkiye’nin ilk çerçeve iklim kanunu olma iddiası taşımaktadır. Ancak hukuki ve yapısal anatomisi deşifre edildiğinde, kanunun milli bir politika belgesi olmaktan çok, belirli uluslararası mekanizmalara uyum sağlamak üzere tasarlanmış bir idari ve ekonomik yapı kurduğu görülmektedir. Bu yapı, egemenliğin devri anlamına gelebilecek tehlikeli unsurlar barındırmaktadır.  

İklim Değişikliği Başkanlığı’nın Kurulması ve Yetkileri

Kanun, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı, ancak kendisine devredilen yetkilerle olağanüstü bir güce sahip olacak “İklim Değişikliği Başkanlığı”nı ihdas etmektedir. Bu Başkanlık, kanunun uygulanmasındaki merkezi aktör olarak konumlandırılmıştır. Yetkileri arasında; Emisyon Ticaret Sistemi’ni (ETS) kurmak ve ulusal tahsisat planlamasını yapmak, sera gazı emisyonlarını izlemek, ulusal ve yerel eylem planlarını koordine etmek, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) ile ilgili süreçleri yönetmek ve en önemlisi, kanuna aykırı hareket edenlere ağır idari yaptırımlar uygulamak bulunmaktadır.   

Dahası, kanunun 1. maddesinin 5. fıkrası, Bakanlığın “sınırlarını açıkça belirlemek ve yazılı olmak kaydıyla gerektiğinde yetkilerini Başkanlığa devredebileceğini” hükme bağlamaktadır. Bu hüküm, yürütme erki içinde, anayasal hiyerarşiye ve idarenin bütünlüğü ilkesine meydan okuyan, özerk ve güçlü bir bürokratik merkez yaratma potansiyeli taşımaktadır. Bu Başkanlık, teknik bir kurum görünümü altında, fiiliyatta Türkiye’nin sanayi ve enerji politikasını uluslararası normlara, özellikle de Avrupa Birliği (AB) normlarına göre düzenleyen bir “uyum ajansı” olarak tasarlanmıştır. Bu yapının işleyiş mantığı, milli iradenin tecelli ettiği TBMM’nin ve ilgili sektörel bakanlıkların (örneğin Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı) politika belirleme yetkisini fiilen bypass etme riski taşımaktadır. Zira Başkanlığın temel görevi, ETS ve SKDM gibi dış kaynaklı mekanizmaları kurmak ve yönetmektir. Bu mekanizmaların kuralları ise büyük ölçüde AB müktesebatına uyum zorunluluğu ile şekillenecektir. Bu durum, egemenliğin teknik bir kurul aracılığıyla yürütme organının elinden alınarak uluslararası standartlara devredilmesi anlamına gelmektedir.  

Karbon Fiyatlandırma Araçları: Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) ve SKDM

Kanunun ekonomik bel kemiğini, 9. maddede düzenlenen Emisyon Ticaret Sistemi (ETS) oluşturmaktadır. Bu sistem, sera gazı emisyonlarına ulusal bir üst sınır (tavan) getiren ve bu tavan altında kalan emisyon haklarının (tahsisat) şirketler arasında alınıp satıldığı bir piyasa mekanizmasıdır. Kanun ayrıca, Türkiye’ye ithal edilen malların karbon emisyonlarını vergilendirmek üzere bir Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) kurulabilmesine de zemin hazırlamaktadır. Bu, açıkça AB’nin aynı adlı mekanizmasına (CBAM) bir hazırlık ve yanıt niteliğindedir.  

Bu piyasa temelli yaklaşımın en somut sonucu, kanunun 14. maddesinde düzenlenen ağır idari yaptırımlardır. Örneğin, doğrulanmış sera gazı emisyonu raporunu süresinde sunmayan işletmelere 500.000 TL’den 5.000.000 TL’ye kadar idari para cezası öngörülmektedir. ETS kapsamındaki işletmeler için bu cezalar iki katına çıkabilmektedir. Bu cezalar, milli sanayi üzerinde ciddi bir mali baskı oluşturma ve üretim maliyetlerini öngörülemez bir şekilde artırma potansiyeline sahiptir.  

Planlama ve Koordinasyon Mekanizmaları

Kanun, Türkiye’nin uluslararası taahhütleri olan Ulusal Katkı Beyanı (NDC) ve 2053 net sıfır emisyon hedefine ulaşmak amacıyla ulusal ve yerel düzeyde eylem planları hazırlanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu kapsamda, her ilde vali başkanlığında, ilgili kamu kurumları ve yerel yönetimlerin temsilcilerinden oluşan “İl İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulları” kurulacaktır. Bu kurullar, yerel iklim değişikliği eylem planlarını hazırlamakla yükümlüdür. İlk bakışta yerel katılımı teşvik eden bir mekanizma gibi görünse de, bu yapı, uluslararası normlara endeksli Başkanlığın belirleyeceği stratejilerin yerel düzeyde uygulanmasını denetleyen bir merkeziyetçi kontrol aracı işlevi görebilir. Bu durum, Kemalist devletin üniter ve merkezi yapısına aykırı bir “ademi merkeziyetçilik” tehlikesi barındırmaktadır.  

Bölüm II: Uluslararası Taahhütlerin Gölgesinde Bir Kanun: Paris Anlaşması ve Avrupa Yeşil Mutabakatı’nın Ulusal Egemenliğe Etkileri

7552 sayılı İklim Kanunu’nun milli bir iradenin ve içsel bir ihtiyacın ürünü olmaktan ziyade, büyük ölçüde dış dinamiklerin bir sonucu olduğu, kanunun zamanlaması ve içeriği incelendiğinde açıkça görülmektedir. Kanunun temel mekanizmaları, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı olan Avrupa Birliği ile olan ilişkileri tarafından adeta dikte edilmiştir. Bu durum, kanunun meşruiyetini ve milli karakterini temelden sarsmaktadır.

Zorunlu İstikamet: Avrupa Yeşil Mutabakatı ve Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (CBAM/SKDM)

Avrupa Birliği’nin 2050 yılında iklim-nötr ilk kıta olma hedefiyle açıkladığı Avrupa Yeşil Mutabakatı , Türkiye için bir politika tercihinden çok, aşılması gereken ekonomik bir duvar örmüştür. Bu mutabakatın en somut ve ticaretimizi en doğrudan etkileyen unsuru, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması’dır (CBAM). 1 Ekim 2023’te raporlama yükümlülüğüyle geçiş süreci başlayan ve 1 Ocak 2026’dan itibaren mali yükümlülük getirecek olan CBAM , AB’ye ihracat yapan demir-çelik, çimento, alüminyum, gübre gibi karbon-yoğun sektörlerdeki Türk sanayisi için doğrudan bir tehdit ve fiili bir “karbon vergisi” anlamına gelmektedir.  

7552 sayılı Kanun’un yasalaşma sürecinin, AB’nin CBAM takvimini ilan etmesiyle hızlanması bir tesadüf değildir. Kanunun merkezindeki ETS ve SKDM düzenlemeleri, CBAM kapsamında AB’ye ödenecek verginin, Türkiye’de kurulacak bir sistem aracılığıyla toplanarak milli hazinede kalmasını sağlama amacı taşıyan savunmacı bir reflekstir. Ancak bu refleks, oyunun kurallarını, yani karbonun fiyatlandırılması ve ticaretinin bir piyasa mekanizmasına bırakılması mantığını temelden kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu, bir milli politika üretmek değil, dayatılan bir politikaya uyum sağlamaktır. Kanun, bir “iklim kanunu” olmaktan çok, bir “dış ticaret uyum kanunu” niteliğindedir. Temel motivasyonu ekolojik kaygılardan ziyade, Türkiye’nin en büyük ihracat pazarını kaybetmeme korkusudur. Bu durum, kanunun önceliğinin çevreyi korumak değil, Gümrük Birliği çerçevesindeki ticari ilişkileri ne pahasına olursa olsun sürdürmek olduğunu göstermektedir. Bu, tam bağımsızlık ilkesinin ruhuna aykırıdır.  

Paris Anlaşması’nın Rolü ve “Ulusal Katkı Beyanı” (NDC)

Türkiye, 7335 sayılı Kanun ile 2021 yılında Paris Anlaşması’nı onaylamıştır. Anlaşma kapsamında sunulan Güncellenmiş Ulusal Katkı Beyanı (NDC), 2030 yılına kadar sera gazı emisyonlarında %41’lik bir “artıştan azaltım” hedefi ve 2053 yılı için net sıfır emisyon hedefi ortaya koymaktadır. Bu beyanda Türkiye, “gelişmekte olan bir ülke” olduğunu ve mücadelenin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve görece kabiliyetler” ilkesi çerçevesinde yürütülmesi gerektiğini ısrarla vurgulamıştır. Bu vurgu, uluslararası baskılar karşısında Türkiye’nin ekonomik ve sosyal kalkınma hakkını koruma yönündeki diplomatik çabasının bir ifadesidir. Ne var ki, 7552 sayılı Kanun’un getirdiği piyasacı ve AB ile tam uyumu hedefleyen yapı, bu diplomatik duruşu fiiliyatta boşa çıkarma ve Türkiye’yi gelişmiş ülkelerle aynı maliyet ve yükümlülük setine tabi kılma riski taşımaktadır.   

Egemenliğin Aşınması: Ekonomik Bağımlılığın Yeni Formu

En büyük tehlike, kurulacak Türk ETS’sinin, CBAM’den muafiyet sağlayabilmesi için AB ETS’si ile “uyumlu” olmak zorunda kalacak olmasıdır. Bu teknik “uyum” şartı, Türkiye’deki karbon fiyatının ve dolayısıyla sanayi üretim maliyetlerinin fiilen Brüksel’deki piyasa tarafından belirlenmesi anlamına gelecektir. Türk sanayicisinin maliyet yapısı ve uluslararası rekabet gücü, kendi verimliliğinden veya ulusal politikalardan çok, AB piyasalarındaki dalgalanmalara, spekülatif hareketlere ve siyasi kararlara endekslenecektir. Bu, yeni ve son derece tehlikeli bir ekonomik bağımlılık formudur. Osmanlı İmparatorluğu’nun Düyûn-ı Umûmiye idaresi ile mali egemenliğini kaybetmesinin 21. yüzyıldaki modern, teknik ve daha sinsi bir versiyonu ile karşı karşıya kalınmaktadır.

Bölüm III: Devletçilik İlkesi Merceğinden Karbon Piyasaları: Milli Sanayinin Korunması ve Planlı Kalkınma

7552 sayılı Kanun’un temel felsefesini oluşturan piyasa liberalizmi, Cumhuriyet’in kurucu ekonomik doktrini olan Devletçilik ilkesiyle taban tabana zıttır. Kanun, iklim değişikliği gibi stratejik bir meseleyi piyasanın görünmez eline teslim ederken, Kemalist devletçilik, bu tür milli meselelerde devletin planlayıcı, düzenleyici ve yol gösterici rolünü esas alır.

Piyasanın İnsafına Terk Edilen Yeşil Dönüşüm

ETS, özü itibarıyla, karbon emisyonunu azaltmanın maliyetini, hızını ve yöntemini piyasa aktörlerinin, yani şirketlerin ve finansal spekülatörlerin kararlarına bırakan bir mekanizmadır. Bu yaklaşım, Atatürk’ün “kesin zaruret olmadıkça, piyasalara karışılamaz; bununla beraber, hiçbir piyasa da başıboş değildir” sözleriyle ifade ettiği dengeli ve pragmatik devletçilik anlayışının açık bir ihlalidir. Karbon fiyatlarının spekülatif hareketlerle aşırı oynaklık göstermesi riski, sanayicinin uzun vadeli yatırım planlaması yapmasını neredeyse imkansız hale getirebilir. Bu durum, ekonomik istikrarı ve öngörülebilirliği hedefleyen Kemalist ekonomi politiğiyle temelden çelişir.  

Emisyon Ticaret Sistemi, bir çevre politikası aracı olmaktan çok, bir finansallaşma aracıdır. Karbonu, alınıp satılabilen, üzerine türev ürünler yazılarak spekülasyon yapılabilen bir metaya dönüştürerek, reel ekonomi ve üretimden kopuk yeni bir rant alanı yaratır. ETS, “tahsisat” adı verilen finansal varlıklar yaratır ve bu varlıklar bir piyasada alınıp satılır. Finansal piyasaların doğası gereği, bu işlemler sadece emisyon ihtiyacı olan sanayiciler arasında değil, kar amacı güden finansal aracılar, bankalar ve yatırım fonları arasında da gerçekleşecektir. Bu durum, karbon fiyatının reel üretim maliyetlerinden çok, piyasa spekülasyonları ve uluslararası faiz oranları gibi faktörlerden etkilenmesine yol açacaktır. Nihayetinde, bir çimento fabrikasının üretim maliyeti, kendi verimliliğinden çok, Londra veya Frankfurt’taki bir yatırım fonunun pozisyonuna bağlı hale gelebilir. Bu, üretimin finans karşısındaki mutlak yenilgisidir ve Atatürk’ün “Ekonomik bağımsızlık” ülküsünün tam karşıtı bir durumdur.  

Devletçilik: Planlı ve Milli Bir Alternatif

Atatürk dönemi devletçiliği, özel sektörün sermaye, teknoloji veya risk iştahı açısından yetersiz kaldığı stratejik alanlarda, ülkenin kalkınma hedefleri doğrultusunda devletin bizzat yatırımcı ve işletmeci olarak rol almasını öngörür. 1930’larda uygulanan Birinci ve İkinci Sanayi Planları , bu yaklaşımın somut ve başarılı örnekleridir. Yeşil dönüşüm gibi sermaye-yoğun, teknoloji-kritik ve uzun vadeli planlama gerektiren stratejik bir süreç, piyasanın kısa vadeli kar maksimizasyonu güdüsüne terk edilemez. Devlet, tıpkı 1930’larda demir-çelik, şeker, tekstil fabrikalarını kurduğu gibi , bugün de yenilenebilir enerji santralleri, batarya teknolojileri, yeşil hidrojen üretim tesisleri gibi alanlarda öncü, yatırımcı ve planlayıcı olmalıdır. Bu, devletçilik ilkesinin günümüz şartlarına uyarlanmasıdır.  

Milli Sanayinin Korunması vs. Karbon Kaçağı

AB, CBAM mekanizmasını “karbon kaçağını” (üretimin daha gevşek çevre kurallarına sahip ülkelere kayması) önleme gerekçesiyle savunmaktadır. Ancak bu, aynı zamanda kendi sanayisini dış rekabetten korumayı ve rakiplerine maliyet yükleyerek rekabet avantajı sağlamayı amaçlayan modern bir himayecilik aracıdır. 7552 sayılı Kanun’un getirdiği ETS ise, Türk sanayisine ek maliyetler yükleyerek onu AB dışındaki pazarlarda daha az rekabetçi hale getirme riski taşımaktadır. Kemalist ilke, İzmir İktisat Kongresi kararlarında da görüldüğü gibi, gümrük duvarları ve teşviklerle milli sanayiyi dış rekabete karşı korumayı gerektirir. Kanun ise tam tersine, milli sanayiyi uluslararası bir maliyet mekanizmasının insafına bırakmaktadır.  

Bölüm IV: Hukuki Değerlendirme ve Sonuç: Milli Menfaatler Doğrultusunda Bir Revizyon Önerisi

Yapılan tahliller neticesinde, 7552 sayılı İklim Kanunu’nun, ulusal egemenliği zedeleyici, yeni bir ekonomik bağımlılık ilişkisi yaratan ve devletin ekonomideki planlayıcı ve yönlendirici rolünü piyasa mekanizmalarına devreden niteliği itibarıyla, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesiyle ve Kemalist devlet nazariyesiyle temelden çeliştiği sonucuna varılmıştır. Kanun, iklim değişikliğiyle mücadele etme gibi meşru ve zorunlu bir hedefi, Türkiye’nin milli çıkarlarına ve tam bağımsızlık ülküsüne aykırı bir yöntemle gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Aşağıdaki tablo, bu çatışmayı özetlemektedir.

Kemalist İlke İlkenin Özü 7552 Sayılı Kanun’daki İlgili Mekanizma Çatışma/Uyum Değerlendirmesi (Kemalist Açıdan)
Tam Bağımsızlık (Ekonomik) Milli ekonomi politikalarının dış müdahaleden ari olarak, ulusal iradeyle belirlenmesi.  

Emisyon Ticaret Sistemi’nin (ETS) AB CBAM mekanizmasıyla uyumlu olma zorunluluğu.  

YÜKSEK ÇATIŞMA: Türkiye’nin karbon fiyatı ve sanayi maliyet yapısı fiilen Brüksel’e endekslenmektedir. Bu, ekonomik egemenliğin devridir.
Ulusal Egemenlik Yasama ve yürütme yetkisinin kayıtsız şartsız millete ait olması; politika belirleme gücünün ulusal kurumlarda olması.  

İklim Değişikliği Başkanlığı’nın uluslararası normları iç hukuka aktaran bir “uyum ajansı” gibi yapılandırılması.  

YÜKSEK ÇATIŞMA: Milli sanayi politikası gibi stratejik bir alan, teknik bir kurul aracılığıyla ve dış normların baskısıyla şekillendirilmektedir. TBMM’nin iradesi bypass edilmektedir.
Devletçilik Stratejik sektörlerde devletin planlayıcı, yatırımcı ve düzenleyici rol üstlenmesi; piyasanın başıboş bırakılmaması.  

Yeşil dönüşümün, spekülasyona açık bir piyasa mekanizması olan ETS’ye bırakılması.  

TAM ÇATIŞMA: Planlı kalkınma ve milli sanayiyi koruma ilkesi yerine, liberal piyasa dogmaları benimsenmiştir. Devletin yönlendirici rolü, piyasanın düzenleyici rolüne indirgenmiştir.
Halkçılık Toplumda hiçbir sınıfa imtiyaz tanınmaması; devletin tüm vatandaşların refahını gözetmesi.  

ETS’nin yaratacağı maliyet artışlarının (enerji, gıda, ulaşım) halka yansıma riski ve “adil geçiş” mekanizmalarının belirsizliği.  

POTANSİYEL ÇATIŞMA: Kanun, sanayiciye yüklenen maliyetlerin sosyal sonuçlarını ve halkın alım gücüne etkilerini yeterince ele almamaktadır. Adil geçiş söylemi soyut kalmaktadır.

Alternatif Milli İklim Politikası Önerileri

Mevcut kanunun milli menfaatlere aykırı yapısı karşısında, Kemalist ilkeler ışığında şekillendirilmiş, egemenliği koruyan ve gerçek bir milli kalkınmayı hedefleyen alternatif bir politika çerçevesi elzemdir. Bu çerçeve şu temel direkler üzerine inşa edilmelidir:

  1. Piyasa Temelli ETS’nin İptali ve Milli Karbon Fiyatlandırması: Spekülasyona açık, dış etkilere bağımlı ve öngörülemez ETS mekanizması lağvedilmelidir. Yerine, oranları ve uygulama esasları milli sanayinin rekabet gücü, teknolojik kapasitesi ve sosyal adalet ilkeleri gözetilerek münhasıran TBMM tarafından belirlenecek, sektör bazlı, öngörülebilir ve sabit bir Karbon Vergisi veya Emisyon Ücreti sistemi getirilmelidir.
  2. Devlet Öncülüğünde Planlı Yeşil Sanayileşme: Kanundan veya alternatif vergi sisteminden elde edilecek gelirlerin bir piyasaya aktarılması yerine, doğrudan devlet kontrolünde bir **”Milli Yeşil Dönüşüm Fonu”**nda toplanması sağlanmalıdır. Bu fon, Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) veya yeni kurulacak milli teknoloji şirketleri aracılığıyla, milli güneş paneli fabrikası, rüzgar türbini üretimi, enerji depolama teknolojileri ve yeşil hidrojen gibi stratejik yeşil sanayi yatırımlarına yönlendirilmelidir. Bu, Atatürk’ün devletçilik ve planlı sanayileşme modelinin günümüze uyarlanmasıdır.  
  3. Egemen ve Pazarlıkçı Dış Politika: AB’nin CBAM dayatması karşısında pasif bir uyum stratejisi terk edilmelidir. Türkiye, “gelişmekte olan ülke” statüsü , Gümrük Birliği’nin kendisine tanıdığı haklar ve jeostratejik konumu kullanılarak aktif bir müzakere süreci yürütmelidir. Türkiye’nin yeşil dönüşüm çabalarının finansmanında AB fonlarından daha fazla pay talep edilmeli, teknoloji transferi zorunlu kılınmalı ve CBAM uygulamasında Türkiye’ye özel muafiyetler ve uzun geçiş süreçleri için pazarlık yapılmalıdır. 
  4. Kanunun Yeniden Yazılması: 7552 sayılı Kanun, mevcut dış ticaret odaklı ve piyasacı çerçevesinden çıkarılarak; Türkiye’nin kendine özgü ve acil ekolojik sorunlarını (su kıtlığı, çölleşme, gıda güvenliği, deprem dirençli yeşil şehirleşme) merkeze alan, somut hedefler, takvimler ve kamu yatırımları içeren Milli bir İklim ve Kalkınma Kanunu olarak yeniden kaleme alınmalıdır.

Sonuç olarak, iklim değişikliği ile mücadele bir milli bekâ meselesidir ve bu mücadele ancak milli bir strateji ile kazanılabilir. 7552 sayılı Kanun, mevcut haliyle bu milli stratejiyi temsil etmekten uzak, egemenliği aşındıran ve ekonomik bağımlılığı derinleştiren bir metindir. Türkiye, bu küresel meydan okumaya, kendi kurucu felsefesinin yol göstericiliğinde, tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik temelinde cevap vermek zorundadır.


Kategoriler:

Etiketler:

İlk yorum yazan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lorem ipsum dolor sit amet, at mei dolore tritani repudiandae. In his nemore temporibus consequuntur, vim ad prima vivendum consetetur. Viderer feugiat at pro, mea aperiam

Detayları bize yazın size en kısa sürede ulaşalım

Tüm hakları saklıdır.
2025 Mutluer Hukuk Bürosu

Binlerce Yıllık Türk Devlet Aklı, Bugünün Dünyasında Yeniden Hayat Buluyor: Türk Töresi ve Türk'ün Prensipleri