abd-israil-ve-iran-savaşı-(1. Bolum)

2026 ABD-İsrail ve İran Savaşı: Uluslararası Hukuk, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Kemalist Dış Politika Ekseninde Kapsamlı Bir Hukuki Değerlendirme

1. Bölüm: Krizin Patlak Vermesi ve Hukuki Yıkım

  1. Giriş ve Krizin Kavramsal Çerçevesi

Ortadoğu, 28 Şubat 2026 tarihi itibarıyla, Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik başlattığı müşterek ve geniş çaplı askeri taarruzlar neticesinde, küresel barışı ve bölgesel güvenlik mimarisini kökünden sarsan yeni ve yıkıcı bir savaş sarmalının içine sürüklenmiştir. ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) tarafından “Epic Fury” (Destansı Öfke) ve İsrail Savunma Kuvvetleri (IDF) tarafından “Lion’s Roar” (Aslan’ın Kükreyişi) olarak adlandırılan bu operasyonlar, salt bir askeri harekat olmanın ötesine geçerek, doğrudan İran’ın rejim liderliğini, siyasi egemenliğini ve devlet altyapısını ortadan kaldırmayı hedefleyen bir “rejim değişikliği” (regime change) hamlesine dönüşmüştür. İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in ve çok sayıda üst düzey devlet yetkilisinin suikast sonucu öldürülmesiyle sonuçlanan bu saldırılar, uluslararası hukukun temel kaidelerini, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın amir hükümlerini ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen egemen eşitlik prensiplerini ağır bir biçimde ihlal etmiştir.

Bu kapsamlı araştırma raporu; söz konusu savaşı, savaşın bölgesel etkilerini ve uluslararası sisteme vurduğu darbeyi uluslararası kamu hukuku (jus ad bellum ve jus in bello), uluslararası diplomasi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi olan Kemalist dış politika ilkeleri perspektifinden derinlemesine incelemektedir. İnceleme; ABD ve İsrail’in eylemlerinin “meşru müdafaa” kisvesi altında nasıl bir uluslararası hukuk ihlaline dönüştüğünü, kuvvet kullanma yasağının (BM Şartı Madde 2/4) açıkça nasıl çiğnendiğini ve “önleyici savaş” (preventive war) doktrininin küresel istikrar için ne denli büyük bir tehlike arz ettiğini tüm hukuki boyutlarıyla ortaya koymaktadır. Eş zamanlı olarak, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelen PKK/YPG-PJAK terör tehdidi, olası ve yıkıcı göç dalgaları, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin sağladığı hukuki kalkan, NATO ittifakı kapsamındaki yükümlülüklerin sınırları ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi rehberliğinde şekillenen aktif tarafsızlık politikası detaylı bir analize tabi tutulmaktadır.

Ulus devletlerin egemenlik haklarının ve toprak bütünlüklerinin emperyalist müdahalelerle hiçe sayıldığı bu yeni uluslararası konjonktürde, hukukun üstünlüğünü ve tam bağımsızlığı savunan Kemalist devlet aklının ürettiği argümanlar, sadece Türkiye’nin bekası için değil, aynı zamanda bölgesel barışın yeniden tesisi için de yegane rasyonel çıkış yolunu temsil etmektedir.

  1. Askeri Harekatın Anatomisi, Zaman Çizelgesi ve Operasyonel Kapsam

2.1. “Epic Fury” ve “Aslan’ın Kükreyişi” Operasyonlarının Başlangıcı ve Gelişimi

Aylarca süren askeri yığınak, Umman ve Cenevre’de yürütülen nükleer müzakerelerin tıkanması ve artan diplomatik gerilimlerin ardından, 28 Şubat 2026 sabahı erken saatlerde ABD ve İsrail güçleri İran’a yönelik koordineli bir hava taarruzu başlatmıştır. İsrail Savunma Bakanlığı yetkililerinin ifadelerine göre, operasyon aylardır Washington ile koordinasyon halinde planlanmış ve zamanlaması stratejik bir baskın etkisi yaratmak amacıyla gündüz saatlerine denk getirilmiştir. ABD Başkanı Donald Trump, askeri harekatın başladığını geleneksel medya kanalları yerine sabah 02:00’de Truth Social platformu üzerinden yayımladığı 8 dakikalık bir video mesajla duyurmuş, Kongre’ye resmi bir brifing vermek yerine yalnızca “Sekizli Çete” (Gang of Eight) olarak bilinen istihbarat komitesi liderlerini bilgilendirmekle yetinmiştir.

İsrail Hava Kuvvetleri tarihindeki en büyük operasyonlardan biri olarak kayıtlara geçen bu harekatta, yaklaşık 200 savaş uçağı kullanılmış, ilk 12 saat içinde 500’den fazla hedefe 1200’ü aşkın mühimmat bırakılmış ve toplamda 900’e yakın hava saldırısı gerçekleştirilmiştir. CENTCOM güçleri tarafından desteklenen operasyonda, ABD anakarasından kalkan B-2 hayalet uçakları, bölgedeki donanma unsurlarından ateşlenen Tomahawk seyir füzeleri ve intihar dronları yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Hedefler arasında Tahran, Kum, İsfahan, Kerec, Tebriz, Kirmanşah ve Bender Abbas gibi kritik şehirlerdeki askeri üsler, hava savunma sistemleri, balistik füze üretim ve fırlatma tesislerinin yanı sıra, doğrudan rejim liderlerinin bulunduğu Cumhurbaşkanlığı sarayı, Savunma ve İstihbarat bakanlıkları binaları yer almıştır.

2.2. Baş Kesme (Decapitation) Stratejisi ve Liderlik Kayıpları

Bu saldırının diplomatik ve hukuki açıdan en sarsıcı boyutu, operasyonun salt bir askeri kapasite düşürme eylemi olmaktan çıkarak, doğrudan “rejim değişikliği” ve devletin tepesini yok etmeyi amaçlayan bir “baş kesme” (decapitation strike) stratejisi olarak kurgulanmış olmasıdır. Saldırılar sonucunda İran’ın en üst düzey otoritesi olan Dini Lider Ayetullah Ali Hamaney, Devrim Muhafızları (DMO) Komutanı Tümgeneral Muhammed Pakpur, Savunma Bakanı Tuğgeneral Aziz Nasirzade, Savunma Konseyi Sekreteri Ali Şamhani ve Ordu Komutanı Abdurrahim Musevi gibi 48 üst düzey askeri ve siyasi lider aynı gün içinde düzenlenen eşzamanlı suikastlarla öldürülmüştür.

Ayrıca, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın Tahran’daki konutunun da vurulduğu ve kendisinin hayatını kaybettiği yönünde raporlar uluslararası basına yansımıştır. Devletin karar alma mekanizmalarını felç etmeyi amaçlayan bu siber ve kinetik saldırılar dizisi sırasında İran yönetimi, internet erişimini ülke çapında kesmek zorunda kalmıştır. Hamaney’in ölümü üzerine, İran Anayasası gereği Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı ve Uzmanlar Meclisi’nden bir üyenin (Ayetullah Alireza Arafi) katılımıyla geçici bir “Liderlik Konseyi” acilen kurularak devletin yönetimi devralınmıştır.

2.3. İran’ın Misillemesi: “Gerçek Vaat 4” Operasyonu ve Bölgesel Çatışma

İran’ın bu devasa saldırılara yanıtı, asimetrik savaş kapasitesini sahaya sürerek çatışmayı tüm Körfez bölgesine yaymak şeklinde olmuştur. İran liderliği, ABD ve İsrail’in eylemlerini “Müslümanlara ve egemenliğimize karşı savaş ilanı” olarak nitelendirmiş ve “Gerçek Vaat 4” (True Promise IV) kod adıyla misilleme harekatını başlatmıştır.

İlk 48 saatlik periyotta İran, İsrail topraklarına ve Amerikan askerlerine ev sahipliği yapan bölge ülkelerine doğru yaklaşık 420 balistik füze ve insansız hava aracı ateşlemiştir. Füzelerin %39’u (162 füze) İsrail’deki Kudüs, Tel Aviv ve Beit Shemesh kentlerini hedef alırken, %40’ı (167 füze) Birleşik Arap Emirlikleri’ne (BAE), %11’i ise Katar’a yönelmiştir. İsrail’in Beit Shemesh kentine düşen füzeler sonucunda en az 8 İsrailli sivil hayatını kaybetmiş, onlarca kişi yaralanmıştır. BAE ve Kuveyt’teki askeri ve ticari noktalara yapılan saldırılarda sivil ve askeri kayıplar yaşanmıştır.

ABD askeri güçleri de bu misillemelerden doğrudan etkilenmiştir. CENTCOM, Kuveyt ve Yemen hattında devam eden operasyonlar sırasında 3 ABD askeri personelinin hayatını kaybettiğini, 5 personelin ise ağır yaralandığını doğrulamıştır; bu durum, savaşın ABD kamuoyundaki siyasi maliyetini artıracak ilk kanlı bilançodur. Eş zamanlı olarak İran Devrim Muhafızları Donanması, dünya petrol ticaretinin şahdamarı olan Hürmüz Boğazı’nı sivil ve ticari gemi trafiğine kapattığını ilan etmiş, bu durum küresel enerji piyasalarında şok etkisi yaratarak petrol fiyatlarının varil başına 100 dolar seviyesini aşmasına zemin hazırlamıştır.

Aşağıdaki tablo, Mart 2026 itibarıyla savaşın taraflarının uyguladığı askeri stratejileri ve sahadaki mevcut bilançoyu özetlemektedir:

Çatışma Unsuru ve Etki Alanı ABD ve İsrail Cephesi (“Epic Fury” & “Lion’s Roar”) İran ve Direniş Ekseni (“Gerçek Vaat 4”)
Kullanılan Askeri Kapasite B-2 bombardıman uçakları, Tomahawk seyir füzeleri, 200+ savaş uçağı, siber taarruz ağları. 420+ balistik füze, intihar dronları (UAV), asimetrik deniz unsurları, bölgesel vekil güçler (Irak ve Yemen).
Hedef Seçimi ve Strateji Rejim değişikliği (baş kesme), nükleer altyapının imhası, füze rampalarının ve donanmanın yok edilmesi. ABD’nin Körfez’deki üsleri (BAE, Katar, Bahreyn, Kuveyt), İsrail şehir merkezleri (Tel Aviv, Kudüs, Beit Shemesh), Hürmüz Boğazı ablukası.
Siyasi ve Askeri Kayıplar 3 ABD askeri öldü, 5 ağır yaralı. RAF (İngiltere) ve Fransız güçleri savunma pozisyonunda hedef alındı. Dini Lider Hamaney, Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanı dahil 48 üst düzey yetkili öldürüldü. ABD, 9 İran savaş gemisinin batırıldığını iddia etti.
Sivil ve Altyapı Tahribatı Beit Shemesh’te 8 İsrailli, BAE’de 3, Kuveyt’te 1 ölü. Bölgesel hava sahası kapandı. Ülke çapında sivil kayıplar. Minab kentinde ilkokula düşen füzeler sonucu 115’ten fazla çocuk hayatını kaybetti. İnternet ve enerji altyapısı çöktü.
  1. Uluslararası Hukuk ve Jus Ad Bellum Bağlamında Kuvvet Kullanımının Yasadışılığı

Bir devletin başka bir devlete karşı kuvvet kullanma hakkını düzenleyen Jus ad Bellum (savaşa başvurma hakkı) kuralları, modern uluslararası hukukun ve küresel düzenin omurgasıdır. Kemalist hukuk felsefesi, ulusların egemen eşitliğini, iç işlerine karışmazlık ilkesini ve toprak bütünlüğünü her türlü emperyalist doktrinin üstünde tutar. Bu bağlamda, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı müşterek operasyonların kapsamlı hukuki analizi, bu saldırıların uluslararası hukukun açık, tartışılmaz ve pervasız bir ihlali olduğunu göstermektedir.

3.1. Birleşmiş Milletler Şartı Madde 2(4) ve Kuvvet Kullanma Yasağının İhlali

1945 yılında kabul edilen BM Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrası, uluslararası ilişkilerde kuvvet kullanma tehdidini veya kuvvet kullanılmasını kesin bir dille yasaklar. Bu kural, uluslararası hukukun emredici normlarından (jus cogens) biridir ve hiçbir devletin tek taraflı siyasi çıkarları uğruna esnetilemez. ABD ve İsrail’in, BM Güvenlik Konseyi’nin Bölüm VII (Chapter VII) kapsamındaki açık bir yetkilendirmesi olmaksızın, egemen bir devletin başkentini bombalaması, devlet başkanını suikast yoluyla ortadan kaldırması ve rejim değişikliği ilan etmesi, Madde 2(4)’ün “olabildiğince açık ve net bir ihlalidir” (manifestly illegal).

University of Reading’den uluslararası hukuk profesörü Marko Milanovic gibi uzmanların da vurguladığı üzere, bu eylemler uluslararası sistemi bir arada tutan sözleşmeleri paramparça etmektedir. ABD Başkanı Trump’ın, saldırının hedefini “İran halkının hükümetlerini devralması için bir fırsat” olarak tanımlaması , askeri harekatın savunma amaçlı değil, tamamen dışarıdan dayatılan bir mühendislik faaliyeti olduğunu itirafı niteliğindedir. Kemalist dış politika, devletlerin rejimlerinin meşruiyetini tartışma yetkisini diğer devletlere veya emperyalist koalisyonlara vermez; bir ulusun kendi kaderini tayin hakkı sadece o ulusa aittir.

3.2. Meşru Müdafaa (Madde 51) İddialarının Çöküşü

ABD ve İsrail makamları, uluslararası toplum nezdinde harekatı meşrulaştırmak maksadıyla saldırıları BM Şartı’nın 51. maddesinde düzenlenen “meşru müdafaa” (self-defense) hakkına dayandırmaya çalışmış, İran rejiminden kaynaklanan “yakın ve kaçınılmaz bir tehdidi” (imminent threat) bertaraf ettiklerini öne sürmüşlerdir. Ancak uluslararası hukuk doktrininde ve teamül hukukunda meşru müdafaa hakkının doğabilmesi için çok sıkı şartlar aranır.

Hukuki analizler, ABD ve İsrail’in meşru müdafaa argümanlarının tamamen temelsiz olduğunu şu gerekçelerle ortaya koymaktadır :

  1. Güncel ve Devam Eden Bir Saldırının Yokluğu: Meşru müdafaanın temel şartı, ortada bir devletin ülkesine veya silahlı kuvvetlerine yönelmiş “fiili bir silahlı saldırının” (armed attack) olmasıdır. Operasyonun başladığı 28 Şubat 2026 tarihi öncesinde, İran tarafından ABD anakarasına veya İsrail topraklarına yöneltilmiş, güncel ve devam eden (ongoing) hiçbir silahlı saldırı bulunmamaktadır. Geçmiş yıllarda veya aylarda yaşanan çatışmaların yarattığı siyasi gerilimler, yasal olarak “devam eden bir silahlı saldırı” statüsüne sahip değildir. Bu nedenle geçmiş olaylara dayanılarak bugün kuvvet kullanılması meşru müdafaa değil, uluslararası hukukun yasakladığı “silahlı misilleme” (armed reprisal) veya cezalandırma eylemidir.
  2. Önleyici Meşru Müdafaa (Anticipatory Self-Defense) Kriterlerinin Karşılanmaması: ABD, saldırının henüz gerçekleşmemiş ancak “eli kulağında” (imminent) bir tehdidi önlemek için yapıldığını iddia etmektedir. Uluslararası hukukta Caroline Vakası’ndan beri geleneksel olarak kabul edilen önleyici meşru müdafaa testine göre; tehdidin “ani, ezici, başka bir yol bırakmayan ve müzakere için zaman tanımayan” bir nitelikte olması gerekir. Modern hukukta bu test “Niyet” (Intent), “Kapasite” (Capability) ve “Zorunluluk/Son Çare” (Necessity/Last Resort) olarak üç ayakta incelenir:
    • Kapasite ve Niyet Eksikliği: ABD’nin temel argümanı İran’ın nükleer silah elde etme ve bunu balistik füzelerle fırlatma aşamasına geldiğidir. Oysa Haziran 2025’te ABD ve İsrail’in İran nükleer tesislerine düzenlediği “Gece Yarısı Çekici” (Operation Midnight Hammer) operasyonlarıyla bu program ağır darbe almış, bizzat ABD Başkanı Trump programın “yok edildiğini” (obliterated) beyan etmiştir. Aradan geçen kısa sürede İran’ın bu kapasiteyi tamamen onardığına, bir nükleer başlık ürettiğine ve bunu fırlatma kararı aldığına dair uluslararası kamuoyuna sunulmuş hiçbir istihbari kanıt (proof of intent) bulunmamaktadır.
    • Zorunluluk İlkesinin İhlali ve Diplomasinin Sabote Edilmesi: Kuvvet kullanmanın hukuki olabilmesi için “son pencere” (last window of opportunity) olması, yani barışçıl tüm yolların tükenmesi şarttır. Ancak saldırı emrinin verildiği günlerde, Umman ve Cenevre’de ABD ve İranlı yetkililer arasında nükleer programın sınırlandırılmasına dair dolaylı diplomatik müzakereler fiilen devam etmekteydi. Omani arabulucular, görüşmelerde benzeri görülmemiş bir açıklık olduğunu bildirirken , diplomasi masasının bombardıman uçaklarıyla devrilmesi, meşru müdafaadaki “zorunluluk” ve “son çare” ilkelerini ihlal etmektedir.

3.3. Önleyici Savaş (Preventive War) Doktrininin Hukuki Yıkıcılığı

Yukarıdaki veriler ışığında, ABD ve İsrail’in eylemi “yakın bir saldırıyı engelleme” (pre-emption) değil, gelecekte potansiyel bir risk yaratabileceği düşünülen bir düşmanı o henüz zayıfken yok etmeyi amaçlayan “önleyici savaş” (preventive war) veya “tercih savaşı” (war of choice) kategorisine girmektedir.

Önleyici savaş doktrini, uluslararası hukukta kesinlikle reddedilen, devletlere istedikleri zaman güçsüz gördükleri devletlere saldırma lisansı veren emperyalist bir yaklaşımdır. Chatham House uzmanlarının belirttiği gibi, bu tür eylemlerin cezasız kalması, kuvvet kullanımını küresel sistemde “yeni bir normal” haline getirecek ve Rusya veya Çin gibi diğer majör güçlere de kendi çıkarları için benzer ihlalleri yapma cesareti (dangerous precedent) verecektir. BM Güvenlik Konseyi’nin acil oturumunda Rusya, Çin ve Küresel Güney ülkelerinin bu saldırıyı açık bir uluslararası hukuk ihlali olarak kınaması, Batı’nın çifte standartlarına yönelik tepkinin bir tezahürüdür.

  1. Devlet Başkanlarının Hedef Alınması ve Uluslararası İnsancıl Hukuk (Jus in Bello) İhlalleri

Kuvvet kullanma kararı (Jus ad Bellum) yasadışı olsa dahi, başlayan bir savaşta tarafların uymak zorunda olduğu silahlı çatışma hukuku kuralları (Jus in Bello) bulunmaktadır. Epic Fury operasyonu, bu kuralların da eşi görülmemiş bir pervasızlıkla ihlal edildiği bir vaka olarak tarihe geçmiştir.

4.1. Hamaney Suikastı: Hukuk Dışı Bir “Baş Kesme” Operasyonu

Bir devletin en üst düzey siyasi ve dini lideri olan Ayetullah Ali Hamaney’in Tahran’daki konutunda spesifik olarak hedef alınıp öldürülmesi, uluslararası diplomaside ve savaş hukukunda deprem etkisi yaratmıştır. Barış zamanlarında yabancı devlet liderlerine yönelik suikastlar kesin olarak yasaklanmış olup devlet terörü sayılır. Silahlı çatışma dönemlerinde (uluslararası silahlı çatışma) ise durum daha karmaşıktır.

1949 Cenevre Sözleşmeleri ve 1977 Ek Protokolleri uyarınca (özellikle Ek Protokol I, Madde 50 ve 51), çatışmalara meşru olarak katılan silahlı kuvvetler mensupları (kombatanlar) hedef alınabilirken, siviller ve sivil siyasi figürler saldırılardan bağışıktır. Bir sivilin veya siyasi liderin hedef alınabilmesi için “düşmanlıklara doğrudan ve fiili olarak katılması” (direct participation in hostilities) şarttır.

ABD ve İsrail, Hamaney’in İran Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı sıfatını taşıması ve nükleer/askeri programı yönetmesi nedeniyle meşru askeri hedef olduğunu savunmaktadır. Ancak uluslararası hukuk uzmanları ve Kemalist hukuk perspektifi, bir devletin sivil başkanı veya dini liderinin, sırf ordunun anayasal başkomutanı olduğu için doğrudan “sahadaki bir kombatan” olarak değerlendirilemeyeceğini savunur. Aksi takdirde, savaş halindeki her ülkenin cumhurbaşkanı meşru hedef haline gelir ki bu, savaşları kuralsızlaştırır ve barış müzakerelerini imkansız kılar. Hamaney suikastı, askeri bir gereklilikten ziyade, devleti başsız bırakarak iç savaş çıkartmayı amaçlayan stratejik bir provokasyon ve siyasi suikasttır. Bu eylem, devletin egemenliğine ve siyasi bağımsızlığına doğrudan müdahaledir.

4.2. Sivil Kayıplar, Ayrım Gözetme ve Orantılılık İlkelerinin Çiğnenmesi

Uluslararası insancıl hukukun iki temel taşı olan “Ayrım Gözetme” (Distinction) ve “Orantılılık” (Proportionality) ilkeleri, savaşan tarafların sivil halk ile askeri hedefler arasında ayrım yapmasını ve elde edilecek somut askeri avantaja kıyasla sivil kayıpların aşırı olmamasını emreder.

Epic Fury operasyonunda bu kurallar ağır bir şekilde ihlal edilmiştir. Operasyonun ilk günlerinde, Güney İran’ın Minab kentinde bir kız ilkokuluna füzelerin isabet etmesi sonucu yaşları 7 ile 12 arasında değişen 115’ten fazla kız çocuğunun hayatını kaybetmesi, savaş suçu boyutlarına ulaşan bir insanlık trajedisidir. İsrail ve ABD’nin yoğun bombardımanlarında ülke genelinde yüzlerce sivilin öldürülmesi, “rejim liderlerini ve askeri tesisleri vurma” bahanesinin sivil dokunulmazlığını ortadan kaldırmak için kullanıldığını kanıtlamaktadır. Orantısız güç kullanımı, savunma amaçlı bir müdahale değil, kitlesel bir cezalandırma pratiğidir.

  1. Türkiye’nin Ulusal Güvenlik Paradigması: PKK/YPG-PJAK Tehdidi ve Demografik Kriz

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulusal güvenliği, komşu ülkelerdeki merkezi otorite boşluklarından doğrudan ve yıkıcı bir şekilde etkilenmektedir. Kemalist devlet aklı, dış gelişmeleri analiz ederken ideolojik veya mezhepsel saplantılardan uzak, doğrudan sınır güvenliğine, toprak bütünlüğüne ve devletin demografik yapısına odaklanan rasyonel bir vizyon gerektirir. İran’da başlatılan rejim değişikliği savaşı, Türkiye için sadece komşuda yanan bir ateş değil, alevleri bizzat Anadolu’ya sıçrayacak varoluşsal bir ulusal güvenlik krizidir.

5.1. Otorite Boşluğu ve PKK/PJAK “Terör Koridoru” Beklentisi

ABD ve İsrail’in nihai amacı olan İran rejiminin çökmesi ve ülkenin kaosa sürüklenmesi, İran’ın kuzeybatısında (Türkiye sınırına müzahir bölgelerde) devasa bir güvenlik ve otorite vakumu yaratacaktır. Bu boşluk, PKK’nın İran kolu olan PJAK ve diğer ayrılıkçı Kürt gruplar için tarihi bir fırsat olarak görülmektedir.

Türk milliyetçi çevreleri ve güvenlik bürokrasisi, bu durumu haklı olarak “Kürt domino etkisi” şeklinde isimlendirmekte ve Türkiye’nin toprak bütünlüğüne yönelik en ciddi “varoluşsal tehdit” olarak tanımlamaktadır. Hatırlanmalıdır ki, 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali Kuzey Irak’ta özerk bir Kürt yapısının önünü açmış; 2011’de Suriye’de başlatılan iç savaş ise ABD desteğiyle YPG/PKK’nın Suriye’nin kuzeyinde bir terör koridoru inşa etmesine neden olmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri, sınır ötesi harekatlarla bu koridoru parçalamış olsa da, emperyalist aklın “İran sınırından Akdeniz’e kadar uzanan yeni bir İsrail/Garnizon devlet” kurma vizyonu tamamen rafa kalkmamıştır.

İran’ın zayıflaması veya parçalanması, bu terör yapılanmalarının İran topraklarında güvenli sığınaklar ve lojistik merkezler elde etmesine, dolayısıyla doğrudan Türkiye’nin doğu sınırlarının tehdit altına girmesine yol açacaktır. Kemalist bağımsızlık anlayışı, bölge ülkelerinin parçalanmasının nihai faturasının Türkiye’ye kesileceğinin bilincindedir.

5.2. Sınır Güvenliği, Göç Dalgaları ve Ekonomik Bekalar

Türkiye, İran ile 500 kilometrelik, kontrolü zor ve dağlık bir ortak sınıra sahiptir. Çatışmaların yoğunlaşması ve rejimin sosyal hizmetleri sunamaz hale gelmesi, milyonlarca İranlının ve İran’da barınan Afgan mültecinin Türkiye sınırlarına yığılmasına yol açacaktır. Sadece 2024 yılında Türkiye’de 225.000 yasadışı göçmenin alıkonulduğu ve halihazırda milyonlarca Suriyeli sığınmacının yarattığı ağır sosyokültürel ve ekonomik krizler göz önüne alındığında, yeni bir devasa göç dalgasının Türkiye’nin demografik yapısını ve iç huzurunu çökerteceği açıktır.

Ekonomik boyutta ise durum daha da kritiktir. Türkiye, 2026 yılı itibarıyla %31 seviyelerindeki enflasyonist baskılarla mücadele ederken, doğal gaz tüketiminin yaklaşık onda birini İran’dan sağlamaktadır. Savaş nedeniyle enerji nakil hatlarının vurulması veya vanaların kapanması, kış aylarında Türkiye’de çok ciddi enerji darboğazlarına ve sanayi üretiminde kesintilere neden olacaktır. Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın kapanmasıyla artacak küresel petrol fiyatları, cari açığı ve enflasyonu kontrolden çıkaracaktır.

Bu somut ulusal güvenlik gerekçeleri ışığında, Türkiye’nin İçişleri Bakanlığı koordinasyonunda sınırda aldığı istihbari, askeri ve fiziki tedbirler, aynı zamanda Azerbaycan ve Irak gibi diğer komşu devletlerin içişleri bakanlarıyla kurulan acil işbirliği mekanizmaları son derece yerinde ve Kemalist devlet aklına uygun adımlardır.

  1. Montrö Boğazlar Sözleşmesi: Türkiye’nin Aktif Tarafsızlık Kalkanı

Olası bir İran savaşında ABD, İsrail ve NATO müttefiklerinin lojistik ve operasyonel derinlik kazanmak amacıyla Karadeniz havzasını veya Türkiye topraklarını kullanma arzusu, Ankara’yı ateşin içine çekme riski taşımaktadır. Bu noktada, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu diplomasisinin en büyük zaferlerinden biri olan 1936 Montrö Türk Boğazları Sözleşmesi, Türkiye’nin bağımsız dış politikasının ve aktif tarafsızlığının en güçlü hukuki kalkanı olarak devreye girmektedir.

6.1. Sözleşmenin Savaş Zamanı Hükümleri (Madde 19, 20 ve 21)

Montrö Boğazlar Sözleşmesi, savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı, Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı’ndan geçişini, barış ve savaş dönemleri için ayrı ayrı ve hassas dengelerle düzenler. 2026 ABD-İran savaşı patlak verdiğinde, Türkiye’nin elini güçlendiren temel hukuki mekanizmalar şunlardır:

  • Madde 19 (Türkiye’nin Savaşan Taraf Olmadığı Durumlar): Sözleşmenin 19. maddesi gereğince, savaş zamanında Türkiye eğer savaşan (belligerent) bir devlet değilse, savaşan devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi yasaktır. (Tek istisna, bu gemilerin Karadeniz’deki bağlama limanlarına geri dönmeleridir). Türkiye, 2022 yılında patlak veren Rusya-Ukrayna savaşında bu maddeyi süratle ve titizlikle uygulayarak Karadeniz’i bir NATO-Rusya çatışma alanına dönmekten kurtarmış ve aktif tarafsızlığını korumuştur. 2026 İran krizinde de, eğer ABD veya müttefikleri, Karadeniz havzasında (örneğin Romanya veya Bulgaristan’daki üslerden) İran’a yönelik askeri harekatları veya lojistiği desteklemek amacıyla Boğazlardan savaş gemisi geçirmek isterlerse, Türkiye Madde 19 uyarınca bunu kayıtsız şartsız reddetmekle yükümlüdür.
  • Madde 20 ve 21 (Savaş Hali ve Pek Yakın Savaş Tehlikesi): Türkiye bizzat savaşın bir tarafı olursa (Madde 20) veya kendisini “pek yakın bir savaş tehlikesi” (imminent danger of war) altında hissederse (Madde 21), savaş gemilerinin Boğazlardan geçiş rejimi tamamen Türkiye’nin “kendi mutlak takdirine” (absolute discretion) bırakılır.

6.2. Montrö’nün Korunması ve Karadeniz Güvenliği

Batılı devletlerin (özellikle ABD’nin) Montrö’nün sınırlarını esnetme, askeri kargoları sivil/ticari gemiler (Madde 4 kapsamında) vasıtasıyla geçirme veya sözleşmenin revizyonunu talep etme yönündeki eğilimleri , Türkiye’nin egemenlik haklarına açık bir tehdittir. Tarihsel olarak bakıldığında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Mihver ve Müttefik devletlerin Türkiye’yi savaşa sokma baskılarına direnen Kemalist diplomasi, Montrö sayesinde Karadeniz’in bir deniz savaşı tiyatrosuna dönmesini engellemiştir.

Bugün de Türkiye, müttefiki olan ABD’nin Ortadoğu’daki yasadışı operasyonlarına lojistik veya askeri destek sağlamamak için Montrö’yü bir zırh olarak kullanmalıdır. Ticari gemilerin geçiş serbestisi bahane edilerek Karadeniz’in askerileştirilmesine müsaade edilmemelidir. Sözleşme, Türkiye’nin “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesinin denizlerdeki operasyonel garantörüdür.

  1. NATO 5. Madde, Müttefiklik Yükümlülükleri ve Üslerin Durumu

Türkiye’nin NATO üyeliği, İran krizinde ülkenin Batı ittifakı tarafından bir “cephe ülkesi” veya sıçrama tahtası olarak kullanılma potansiyeli nedeniyle ciddi bir diplomatik sınama oluşturmaktadır. ABD’nin kendi inisiyatifiyle başlattığı bu operasyon sonucunda İran’ın Amerikan çıkarlarına veya üslerine saldırması durumunda, NATO’nun kolektif savunma maddesinin (Madde 5) devreye girip girmeyeceği kritik bir hukuki meseledir.

7.1. Madde 5’in Kapsamı ve Hukuki Sınırları

Kuzey Atlantik Antlaşması’nın (NATO) 5. Maddesi, müttefiklerden birine Avrupa veya Kuzey Amerika’da yapılacak silahlı bir saldırının tamamına yapılmış sayılacağını ve kolektif meşru müdafaa hakkının (BM Şartı Madde 51) doğacağını belirtir.

Ancak mevcut durumda Madde 5’in tetiklenmesinin önünde aşılması imkansız hukuki engeller bulunmaktadır:

  1. Saldırgan Tarafın ABD Olması: Uluslararası kamu hukuku uzmanlarının açıkça belirttiği gibi; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik operasyonu bir “savunma” değil, bir “önleyici taarruz” (offensive/preventive attack) niteliğindedir. NATO bir savunma ittifakıdır. Bir üye devletin uluslararası hukuku (BM Şartı 2/4) ihlal ederek başka bir devlete saldırması ve bu sebeple misillemeye maruz kalması, NATO üyelerine saldırgan devleti koruma yükümlülüğü getirmez.
  2. Coğrafi Sınırlar: Antlaşmanın 6. maddesi, kolektif savunmanın tetikleneceği coğrafi sınırları Avrupa, Kuzey Amerika ve Yengeç Dönencesi’nin kuzeyi olarak net bir şekilde belirlemiştir. İran’ın Körfez bölgesindeki, Irak’taki veya Arap Yarımadası’ndaki (örneğin BAE, Katar veya Bahreyn) ABD üslerine yaptığı saldırılar, NATO antlaşmasının coğrafi kapsamı dışındadır.
  3. İsrail’in Statüsü: Operasyonun başaktörü olan İsrail bir NATO üyesi değildir. Dolayısıyla İsrail topraklarına yönelen İran balistik füzeleri NATO’nun meşru müdafaa mekanizmalarını ilgilendirmez.

7.2. Türkiye’nin Üsleri ve Bağımsız Karar Alma Yetkisi

Bu hukuki gerçekler ışığında Türkiye, yasadışı bir savaşın tarafı olmaya veya Amerikan ordusuna destek vermeye zorlanamaz. Türkiye’nin buradaki stratejisi, NATO içerisindeki taahhütlerini yerine getirirken ulusal çıkarlarını önceleyen “bağımsızlıkçı” bir denge politikası yürütmektir. Türkiye’nin NATO üyeliği, kendi sınırlarını savunmak içindir; bölgesel egemen güçleri yok etmeye yönelik emperyalist projelerin taşeronluğunu yapmak için değildir.

Bu kapsamda, Türkiye topraklarında bulunan Kürecik Radar Üssü’nün (Malatya) veya İncirlik Hava Üssü’nün (Adana) ABD ve İsrail operasyonlarında doğrudan veya dolaylı istihbarat, lojistik veya taarruz amacıyla kullanılmasına izin verilmemesi, Kemalist tam bağımsızlık ilkesinin gereğidir. Nitekim basına yansıyan bilgilere göre Türk yetkililer, hava sahasının saldırılar için kullanılmasına izin vermemiş ve krizin tırmanmasını engellemeye çalışmıştır. Kamuoyunda NATO üslerinden kalkan AWACS uçaklarının İran sınırlarında uçtuğuna dair iddialar ise şeffaf bir şekilde soruşturulmalı ve Türkiye’nin topraklarının İran’a karşı bir saldırı platformu olması kesinlikle engellenmelidir.

  1. Kemalist Dış Politika İlkeleri Işığında Türkiye’nin Diplomatik Eylem Planı

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politika temelleri, Mustafa Kemal Atatürk’ün çizdiği “Tam Bağımsızlık” (Full Independence), “Akılcılık/Gerçekçilik” (Realism) ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” (Peace at Home, Peace in the World) prensiplerine dayanır. Bu prensipler, Türkiye’nin Ortadoğu bataklığından, mezhepsel çatışmalardan ve emperyalist güçlerin sınırları cetvelle yeniden çizme oyunlarından uzak durmasını emreder.

8.1. Tam Bağımsızlık, Anti-Emperyalizm ve Sadabat Ruhu

Kemalizm’in milliyetçiliği, diğer ulusların yaşama ve egemenlik haklarına saygı duyan anti-emperyalist bir yapıdadır. Bölgedeki egemen devletlerin (İran, Irak, Suriye) toprak bütünlüğü, Türkiye’nin güvenlik hattının ilk aşamasıdır. Batılı emperyalist güçlerin bölgeye müdahale ederek diktatörlükleri devirme bahanesiyle devlet yapılarını çökertmesi, geçmişte Irak (2003) ve Libya’da (2011) görüldüğü üzere o bölgelere demokrasi değil; yıkım, terör, iç savaş ve kitlesel göç getirmiştir.

Atatürk dönemi dış politikasının en vizyoner hamlelerinden biri, komşularla ilişkileri karşılıklı güvenlik ve iç işlerine karışmama ilkesine oturtan 1937 Sadabat Paktı’dır (Türkiye, İran, Irak, Afganistan). Bu paktın amacı, emperyalist devletlerin bölgedeki nüfuz arayışlarına karşı sınırları güvence altına almak ve ayrılıkçı isyanlara (örneğin Ağrı İsyanı dönemi sonrası Kürt isyanları) karşı ortak bir güvenlik kalkanı oluşturmaktı.

Günümüzde Türkiye’nin İran ile olan ilişkileri mezhepsel farklılıklardan (Sünni-Şii çekişmesi) veya ideolojik/rejime dair uyuşmazlıklardan ziyade, bu tarihsel gerçekçilik zemininde yürümelidir. Türkiye, komşusundaki teokratik rejimi siyaseten desteklemese dahi, komşusunun toprak bütünlüğünün parçalanmasına ve uluslararası hukukun hiçe sayılarak dış güçlerce bombalanmasına şiddetle karşı çıkmak zorundadır.

8.2. Kriz Anında Türkiye’nin Resmi Tepkisi ve Acil Durum Önlemleri

Nitekim krizin patlak vermesiyle birlikte Ankara, rasyonel ve dengeleyici bir devlet aklıyla hareket etmiştir. 28 Şubat ve 1 Mart 2026 tarihlerinde yürütülen diplomatik adımlar şunlardır:

  1. Hukukun Üstünlüğüne Vurgu ve Kınama: Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı, yaptığı resmi açıklamada “uluslararası hukuka aykırı” tüm eylemlerden duyulan derin endişeyi dile getirmiş, şiddetin tırmanmasına yol açacak ve sivil hayatını tehlikeye atacak provokasyonları (suikastlar dahil) şiddetle kınamış ve saldırıların derhal durdurulması çağrısında bulunmuştur.
  2. Egemenlik İhlaline Karşı Duruş: Cumhurbaşkanı düzeyinde yapılan açıklamalarda, ABD ve İsrail’in eylemlerinin “İran’ın egemenliğinin açık bir ihlali” olduğu belirtilmiş, İran’ın Körfez ülkelerine yönelik misillemelerinin de kabul edilemez olduğu vurgulanarak bölgenin bir “ateş çemberine” sürüklendiği uyarısı yapılmıştır.
  3. Diplomatik Trafik ve Arabuluculuk: Türkiye Cumhurbaşkanı, ABD Başkanı ile telefonda görüşerek gerilimin düşürülmesi telkininde bulunmuş; Dışişleri Bakanı ise İran, Irak, Suudi Arabistan, Mısır ve Endonezya mevkidaşlarıyla yoğun bir diplomasi yürüterek Türkiye’nin arabuluculuk rolüne hazır olduğunu ilan etmiştir.
  4. Vatandaşların Tahliyesi ve Sınır Yönetimi: Dışişleri Bakanlığı ve ilgili büyükelçilikler tam kapasiteye geçerek 7/24 hizmet veren kriz hatları (00 90 312 292 29 29) kurmuştur. Bölgeye yönelik tüm sivil uçuşlar iptal edilirken, vatandaşların dönüşü ve stratejik lojistik için İran ile olan Esendere, Kapıköy ve Gürbulak sınır kapıları açık tutulmuştur.
  5. Dezenformasyonla Mücadele: Türkiye’nin sınır güvenliği bahanesiyle İran topraklarına gireceğine dair oluşturulan spekülatif iddialar İletişim Başkanlığı tarafından kesin bir dille yalanlanmış, Türkiye’nin komşularının toprak bütünlüğüne saygılı olduğu yinelenmiştir.

Bu eylemler bütünü, Türkiye’nin maceracılıktan uzak, diplomatik çözüm arayan, sınır güvenliğini önceleyen ancak çatışmada tarafsız konumunu koruyan “aktif tarafsızlık” stratejisinin başarılı bir uygulamasıdır.

  1. Sonuç ve Geleceğe Yönelik Stratejik Çıkarımlar

ABD ve İsrail’in Şubat-Mart 2026 döneminde İran’a karşı yürüttüğü “Epic Fury” ve “Aslan’ın Kükreyişi” operasyonları, yalnızca Ortadoğu’nun kırılgan güç dengelerini şiddetle sarsmakla kalmamış; İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük bedeller ödenerek inşa edilen uluslararası hukuk düzenini, egemen eşitlik ilkelerini ve BM Şartı’ndaki kuvvet kullanma yasağını geri dönülemez biçimde tahrip etmiştir. Devlet liderlerinin gündüz vakti suikastlerle ortadan kaldırıldığı, “önleyici savaş” adı altında ulusların altyapılarının yok edildiği ve rejim değişikliği ajandasının kılıç zoruyla dayatıldığı bu yeni tablo, gücü yeten devletin dilediği devleti vurabildiği bir orman kanununun habercisidir.

Hukuk zeminini terk etmiş, emperyalist ihtirasların dizginlerinden boşaldığı bu kaos ortamında, Türkiye Cumhuriyeti’nin izlemesi gereken vizyon, Mustafa Kemal Atatürk’ün aklın ve bilimin ışığında çizdiği tam bağımsızlıkçı rotayla birebir örtüşmektedir. Yapılan hukuki ve stratejik analizler sonucunda Türkiye’nin kısa ve orta vadeli devlet politikası şu esaslara dayanmalıdır:

  1. Hukukun Üstünlüğünün Küresel Çapta Savunulması: Türkiye, krizin başından beri yaptığı gibi; taraflara uluslararası hukuku, meşru müdafaa sınırlarını, sivil dokunulmazlığını ve toprak bütünlüğü prensiplerini ısrarla hatırlatmaya devam etmelidir. BM Genel Kurulu ve bölgesel paktlar zemininde diplomasinin önünü açan, savaşı reddeden arabulucu devlet rolü pekiştirilmelidir.
  2. Sınır Bütünlüğü ve Otorite Boşluğuna Karşı Teyakkuz: İran’da yaşanacak bir otorite çöküşünün Türkiye için doğrudan bir “Kürt koridoru” (PKK/YPG/PJAK terör yapılanması) ve demografik yapıyı yıkacak bir “göç dalgası” riski yaratacağı bilinciyle, doğu ve güney sınırlarımızda en üst düzey askeri ve istihbari teyakkuz durumu kalıcı hale getirilmelidir. Irak ve Azerbaycan gibi komşularla ortak sınır güvenliği mekanizmaları derhal genişletilmelidir.
  3. Montrö Kalkanının ve Bağımsızlık İradesinin Korunması: Türkiye, dış güçlerin veya NATO müttefiklerinin Karadeniz’i, Türk boğazlarını ve Anadolu’daki askeri üsleri (İncirlik, Kürecik) kendi saldırgan askeri emelleri doğrultusunda kullanmasına hiçbir esnekliğe mahal vermeden engel olmalıdır. Montrö Sözleşmesi’nin 19, 20 ve 21. maddelerinin tavizsiz uygulanması ve “aktif tarafsızlık” ilkesinin korunması, Türkiye’yi emperyalist hesaplaşmaların yıkıcı ateşinden koruyacak yegane çelik zırhtır.

Sonuç itibarıyla; Türkiye Cumhuriyeti, tarihi hafızasının gerektirdiği üzere, komşularının parçalanmasından fayda uman veya emperyalist projelerin taşeronluğuna soyunan hayalperest maceraları reddetmelidir. Atatürk’ün “Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmadıkça savaş bir cinayettir” ve “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkeleri, sadece ahlaki birer öğüt değil; caydırıcı bir askeri güce dayanan, pratik, rasyonel ve uluslararası hukuka tam saygılı bir jeopolitik kalkan olarak uygulanmaya devam etmelidir. Uluslararası hukukun büyük güçler tarafından çiğnendiği ve susturulduğu bir dünyada, bir devletin bekasını ancak kendi ulusal çıkarlarına kenetlenmiş, tam bağımsızlıkçı, gerçekçi ve sarsılmaz bir ulusal irade koruyabilir.

 


Etiketler:

Yorum

  1. İsrail & USA koalisyon Emperyalizmi, Uluslararası ilişkilerde teröristlerle işbirliği yapan ve doğrudan askeri saldırıyla, temel insani yaklaşımlarla, Uluslararası ilkelerine yine aykırı ve zorba-sadist Devlet özelliğini tamamen yansıtan, demokrasi ve insan hakları yalanları ile bağımsız ve egemen Devletleri parçalamaya uğraşan alçak ve bir okadar namussuz olduğunu tam manasıyla göstermiştir. İran ise bu son savaşa bir öncekine göre daha iyi hazırlanarak, İsraile ve USA alçakların anladıkları yöntem ile karşılık verdi ve dünyanın büyük çoğunluğunun destrii ile yürekletde yeniden ve daha canlı hislerle, Kahrolsun USA ve Siyonizm dedirtti. .

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Lorem ipsum dolor sit amet, at mei dolore tritani repudiandae. In his nemore temporibus consequuntur, vim ad prima vivendum consetetur. Viderer feugiat at pro, mea aperiam

Detayları bize yazın size en kısa sürede ulaşalım

Tüm hakları saklıdır.
2025 Mutluer Hukuk Bürosu

Binlerce Yıllık Türk Devlet Aklı, Bugünün Dünyasında Yeniden Hayat Buluyor: Türk Töresi ve Türk'ün Prensipleri