2024 İstanbul Fatih Surları Vahşeti: Kriminolojik, Sosyolojik ve Hukuki Boyutlarıyla Kapsamlı Bir Sistem Analizi
Türkiye’nin yakın tarihi, kadına yönelik şiddet, toplumsal cinsiyet temelli cinayetler ve cezasızlık politikalarının yarattığı sosyal travmalar açısından pek çok karanlık dönüm noktasına sahne olmuştur. Ancak 4 Ekim 2024 tarihinde İstanbul’un Fatih ve Eyüpsultan ilçelerinde yarım saat arayla işlenen çifte cinayet; vahşetin ulaştığı ritüelistik boyut, failin dijital radikalleşme profili, kurbanların maruz kaldığı kronik tehdit sarmalı ve devletin önleyici mekanizmalarındaki yapısal çöküş açısından eşi benzeri görülmemiş bir sosyolojik kırılma noktası teşkil etmiştir. 19 yaşındaki Semih Çelik’in, kendi yaşıtları olan Ayşenur Halil ve İkbal Uzuner’i planlı, kan dondurucu bir tasarıyla katletmesi ve ardından tarihi Edirnekapı surlarında yüzlerce insanın gözü önünde intihar etmesi; ülkedeki sokak güvenliği açıklarını, psikiyatrik takip sistemlerinin iflasını, dijital mecralardaki “Incel” ekosistemini ve yargısal cezasızlık algısını eşzamanlı olarak tartışmaya açmıştır.
Bu kapsamlı analiz, söz konusu vahşetin salt adli ve adli-psikiyatrik bir vaka olarak değil; sosyolojik, kriminolojik, politik ve hukuki boyutlarıyla çok katmanlı bir sistemik çöküşün semptomu olarak nasıl okunması gerektiğini, ikinci ve üçüncü derece nedensellik bağlarıyla incelemektedir. Toplumun her kesimini sokağa döken, üniversiteleri haftalarca süren sivil itaatsizlik eylemlerine sahne yapan bu olay, devletin güvenlik mimarisinin ve hukuki infaz rejiminin yeniden yapılandırılması zorunluluğunu gözler önüne sermiştir.
Olayın Kriminolojik ve Kronolojik Yeniden İnşası: Tasarlanmış Bir Vahşetin Anatomisi
Fatih Surları Vahşeti’nin kriminolojik analizi, olayın anlık bir “cinnet” veya “öfke patlaması” olmadığını, aksine uzun süreli, hastalıklı ve yüksek derecede kurgusal bir ritüelin sahnelenmesi olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Olayın gelişimi, failin geçmiş eylemleri ve kurbanlar üzerindeki sistematik terörü, cinayetlerin aylar öncesinden tasarlandığını kanıtlamaktadır.
4 Ekim 2024 Cuma günü saat 15:30 sularında, mesleği kasaplık olan 19 yaşındaki Semih Çelik, Eyüpsultan’daki ikametgahında, kız arkadaşı olduğu iddia edilen Ayşenur Halil’i (19) boğazını keserek katletmiştir. Ailesinin, kız kardeşini üniversiteye götürmek üzere şehir dışına çıkmasını fırsat bilerek evde yalnız kalan fail, bu ilk cinayetin hemen ardından kolluk kuvvetlerini arayarak kendi konumunda bir cinayet işlendiğini ihbar etmiş ve soğukkanlı bir biçimde olay yerinden uzaklaşmıştır. Bu ihbar, failin eyleminin hukuki sonuçlarının farkında olduğunu ve yakalanma kaygısı gütmeden planının ikinci aşamasına geçtiğini göstermektedir.
Failin ikinci ve asıl hedefi, daha önce uzun süredir saplantılı bir şekilde takip ettiği, eski kız arkadaşı olduğu belirtilen İkbal Uzuner olmuştur. Saat 16:00 sularında Fatih ilçesindeki Derviş Ali Mahallesi sınırları içerisinde yer alan tarihi Edirnekapı surlarında Uzuner ile buluşan Çelik, burada kurbanı kasaplık aletleriyle katletmiş, bedenini parçalara ayırmış ve maktulün kesik başını surlardan aşağı, toplanan kalabalığın önüne atmıştır. Eylemin ardından fail, kendi boğazına geçirdiği bir iple surlardan atlayarak yaşamına son vermiştir. Olay yerindeki emniyet incelemelerinde, failin maktulün vücudunun bazı parçalarını surların tepesinde bıraktığı, bazılarını ise aşağıya attığı belirlenmiş; iki kurbanın ve failin cenazeleri daha sonra Adli Tıp Kurumu’na sevk edilmiştir.
Cinayetin vahşet boyutu, failin Eyüpsultan’daki evinde yapılan incelemelerde elde edilen bulgularla daha da ürkütücü bir derinlik kazanmıştır. Çelik’in odasında bulunan bir defterde, parçalanmış insan figürlerinin yer aldığı karakalem çizimler ele geçirilmiş; bu çizimlerdeki çıplak ve parçalara ayrılmış kadın figürünün, İkbal Uzuner’in katlediliş ve parçalanış biçimiyle birebir örtüştüğü emniyet tutanaklarına yansımıştır. Bu durum, eylemin yüksek derecede tasarlanmış ritüelistik bir infaz olduğunu kanıtlamaktadır.
Bunun yanı sıra, failin olaydan yaklaşık bir yıl önce (2023) İkbal Uzuner’e yönelik kaydettiği bir video mesajının ortaya çıkması, tehdidin ve saplantının ne kadar kronikleştiğini gözler önüne sermiştir. İlgili videoda Çelik, uyuşturucu madde etkisi altında olduğu tahmin edilen bir ruh haliyle, kurbanın apartmanının altında saatlerce beklediğini, onu öldürmeye geldiğini ancak “Tanrı’nın yardımıyla” bundan vazgeçtiğini belirtmiş ve “Bu hayattan giderken can almak istiyorum ve bu insanın sen olması daha değerliydi… Kalbini çıkartmak, gözlerini…” şeklinde kan dondurucu ifadeler kullanmıştır. Ayrıca ortaya çıkan dijital yazışmalarda, Uzuner’in Çelik’e “Bıktım artık, korkuyorum senden… İntihar edeceğim senin yüzünden… 3 yıldır kurtulamıyorum senden, canımı al kurtul” diyerek feryat ettiği; failin ise “Bak İkbal, her zamanki yere gel yoksa seni sokaktaki kediler gibi doğrarım” şeklinde doğrudan ölüm tehditlerinde bulunduğu anlaşılmıştır. Tüm bu veriler, kurbanın uzun yıllar boyunca sistematik bir teröre maruz kaldığını ve cinayetin bağıra bağıra geldiğini kanıtlamaktadır.
Vahşetin Toplumsal Romantizasyonu ve Taklit (Copycat) Olayları
Bu tür sansasyonel ve vahşi cinayetlerin sosyolojik olarak en tehlikeli yan etkilerinden biri, suçun marjinal alt kültürler tarafından romantize edilmesi ve taklit eylemlere zemin hazırlamasıdır. Nitekim Fatih Surları Vahşeti’nin hemen ardından, bazı gençlerin maktul İkbal Uzuner’in mezarına giderek saygısızca pozlar vermesi ve fail Semih Çelik’in sesini fon müziği yaparak sosyal medyada videolar çekmesi, bu dijital hastalıklı kültürün fiziksel dünyaya nasıl taştığını göstermiştir. Bu olay üzerine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmış; mezar başında uygunsuz davranışlarda bulunan 15 yaşındaki Y.A., Ö.D., Ö.E.E. yakalanmıştır. Soruşturmanın derinleşmesiyle, mezardaki görüntüleri yayanları sorumlu tutan ve tehdit edilen 14 yaşındaki D.D.Ö.’nün durumu üzerine, olay yerinde bulunmayan ancak D.D.Ö.’yü tehdit eden 15 yaşındaki E.N.A. da emniyet güçlerince gözaltına alınmıştır.
Daha da endişe verici olan bir diğer gelişme, cinayetten aylar sonra bile tarihi surların bir suç çekim merkezi haline gelmesidir. Edirnekapı surları üzerinde bir kız çocuğu ve bir erkeğin şüpheli hareketler sergilediği yönündeki ihbar üzerine harekete geçen polis ekipleri, E.D.Y. ve A.H.K. isimli şahısların cep telefonlarında yaptıkları incelemede, 4 Ekim 2024 tarihindeki Semih Çelik cinayetiyle ilgili içerikler, yazışmalar ve planlamalar tespit etmiştir. Polis müdahalesinin olası yeni bir sur cinayetini önlemesi, şiddetin nasıl bir “kültürel bulaşıcılık” taşıdığını ve medyanın/sosyal medyanın bu tür olayları normalleştirme riskini açıkça ortaya koymaktadır.
Psikiyatrik İndirgemecilik Yanılgısı ve Sağlık Sisteminin Açıkları
Fatih Surları Vahşeti’nin ardından kamuoyunda beliren en tehlikeli yaklaşımlardan biri, fail Semih Çelik’in “psikopat”, “deli” veya “şizofren” etiketleriyle değerlendirilerek olayın salt tıbbi bir anomaliye indirgenmesi olmuştur. Ancak failin tıbbi geçmişi ve sağlık sisteminin bu vaka karşısındaki reaksiyonu incelendiğinde, sorunun sadece bireysel bir patoloji değil, ağır bir bürokratik ve sistemsel iflas olduğu görülmektedir.
Failin adli ve tıbbi geçmişi, sağlık ve güvenlik bürokrasisi arasındaki iletişim kopukluğunu net bir biçimde sergilemektedir. İlk etapta failin suç kaydının olmadığı belirtilse de, ilerleyen soruşturmalarda Semih Çelik’in 3 adet polis kaydının (iki kez kayıp başvurusu, bir kez intihara teşebbüs) bulunduğu anlaşılmıştır. Kuryelik yapan baba Adem Çelik’in ifadelerine göre oğlu ağır psikolojik sorunlar yaşamaktaydı. Yapılan incelemelerde, failin 2023 ile 2024 yılları arasında, son bir yıl içerisinde üç farklı hastanede (Eyüpsultan Devlet Hastanesi, Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi, İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi) toplam beş kez psikiyatrik tedavi kaydının bulunduğu tespit edilmiştir.
2022 yılının Şubat ayında yaşadığı kriz neticesinde kendisini bıçaklayarak hastaneye kaldırılan Çelik hakkında hazırlanan tıbbi raporda; hastanın psikolojik sorunları olduğu, şizofreni tedavisinde kullanılan antipsikotik ilaçlar reçete edildiği, ancak hastanın bu ilaçları düzensiz kullandığı açıkça belirtilmiştir. Raporda en çok dikkat çeken unsur ise failin “her an bir yakını tarafından gözetim altında tutulması” gerektiği ve hastane servisinde dahi refakatçisiz bırakılmasının riskli olduğunun vurgulanmış olmasıdır.
Bu tablo, Türkiye’deki “Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri” (TRSM) işleyişi ve zorunlu yatış (istem dışı yatış) prosedürlerinin sahadaki yetersizliğini ve bürokratik ataleti tartışmaya açmaktadır. Türk hukuku ve ilgili sağlık mevzuatı çerçevesinde, kendisine veya çevresine zarar verme potansiyeli taşıyan ağır psikotik hastaların, kendi rızaları aranmaksızın hekim kararı ve mahkeme onayıyla zorunlu yatışa tabi tutulması, kapalı servislerde kriz müdahalesi ve detoksifikasyon/arındırma süreçlerinden geçirilmesi mümkündür. Ancak Semih Çelik vakasında, hekimin “gözetim altında tutulmalı” uyarısına rağmen sistemin inisiyatifi tamamen hastanın kendisine ve ailesine bıraktığı, reçete edilen ağır antipsikotik ilaçların kullanımının denetlenmediği ve hastanın toplum içinde adeta patlamaya hazır bir bomba gibi serbest bırakıldığı görülmektedir.
Şiddetin Kaynağı Hastalık Değil, Ataerkil Cezasızlık
Olayın salt “psikiyatri servisi” ekseninde tartışılması, kadın cinayetlerinin yapısal nedenlerini gölgelemektedir. Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Merkez Yönetim Kurulu ve aralarında Prof. Dr. Bengi Semerci’nin de bulunduğu uzmanlar, bu indirgemeci yaklaşıma şiddetle karşı çıkarak önemli bir uyarıda bulunmuşlardır. TPD ve uzmanlar, kadın cinayetlerinin temelinde psikiyatrik bozuklukların yatmadığını; erkeklerin kadınları öldürebildikleri, kendi mülkiyetlerinde gördükleri ve cezasız kalacaklarını düşündükleri için öldürdüklerini vurgulamışlardır.
Prof. Dr. Semerci, sağlık sistemindeki fiziki ve idari yetersizliklere de dikkat çekerek, devlet hastanelerinde psikiyatri polikliniklerinde hastalara ayrılan sürenin 10 dakikaya kadar düşmesinin, hastanın durumunun ciddiyetini, risk analizini ve tedavi planlamasını imkansız hale getirdiğini belirtmektedir. Hekim önerilerde bulunsa dahi, hasta taburcu edildikten sonra sistem, ilacın alınıp alınmadığını denetleme yükümlülüğünü tamamen ailenin sırtına yüklemektedir. Dünya genelindeki araştırmalar, şiddet faillerinin ve kadın katillerinin çok büyük bir kısmının herhangi bir klinik psikiyatrik tanısı olmadığını göstermektedir. Dolayısıyla Semih Çelik’in eylemini sadece bir “hastalık hezeyanı” olarak okumak; bu vahşetin arkasındaki mülkiyetçi erkeklik krizini, silaha ve şiddet araçlarına (bıçak vb.) kolay erişimi ve dijital mizojini radikalleşmesini aklamak anlamına gelmektedir. Prof. Dr. Semerci ayrıca, sadece ateşli silahların değil; evlerde rahatça erişilebilen bıçak gibi kesici aletlerin de denetimsizliğinin ve şiddet aracı olarak kullanılmasının, cinayetlerin vahşet boyutunu doğrudan artırdığını vurgulamaktadır.
Dijital Alt Kültürler, İnseller (Incel) ve Sosyal Medya Ekosistemi: Siber Ortamdan Gerçek Hayata Taşan Şiddet
Fatih Surları Vahşeti’ni Türkiye’deki diğer kadın cinayetlerinden ayıran en spesifik özelliklerden biri, failin beslendiği dijital ekosistemin doğrudan olaya entegre olmasıdır. Emniyet güçlerinin Semih Çelik’in telefon ve bilgisayarları üzerinde yaptığı incelemelerde, failin “Discord” isimli sesli ve yazılı mesajlaşma platformu üzerinden “Incel” (Involuntary Celibate – İstemsiz Bekâr) gruplarıyla yoğun bir iletişim halinde olduğu ve bu ağlar içerisinde radikalleştiği tespit edilmiştir.
İncel alt kültürü; genellikle karşı cinsle iletişim kuramayan, romantik ve cinsel ilişkilerde reddedilmeyi kendilerine yönelik sistemsel bir haksızlık olarak algılayan, bu durumu aşırı kadın düşmanlığı (mizojini), şiddet övgüsü, tecavüz kültürünü meşrulaştırma ve ırkçılıkla harmanlayarak dijital ortamlarda kümelenen, ağırlıklı olarak genç ve ergen erkeklerden oluşmaktadır. Semih Çelik’in gerçekleştirdiği eylem, bu grupların içindeki karanlık odalarda anında yüceltilmiş ve fail adeta bir “kahraman” ya da “aziz” gibi yansıtılarak diğer gençlere örnek gösterilmiştir.
Bu olayın ve ardından ortaya çıkan skandalların yarattığı infial, devleti dijital mecralara yönelik çok sert tedbirler almaya itmiştir. Semih Çelik’in bağlantılarının ifşa olmasının ardından, Discord platformu üzerinden kız çocuklarına yönelik müstehcen paylaşımlar, şantaj ve tehdit vakalarının da ayyuka çıkmasıyla, 9 Ekim 2024 tarihinde Ankara 1. Sulh Ceza Hakimliği’nin kararı ve Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) uygulamasıyla Discord platformuna Türkiye’den erişim engeli getirilmiştir. Adalet Bakanı Yılmaz Tunç ve İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın müdahil olduğu bu süreçte, platformun çocuk istismarına, şantaja ve şiddetin teşvikine alan açtığı, ayrıca kendi politikaları gereği IP adresi ve kullanıcı verilerini Türk güvenlik güçleriyle paylaşmayı reddettiği belirtilmiştir. Soruşturmalar kapsamında İzmir’de E.N.B. adlı bir çocuk koruma altına alınırken, platformda kız çocuklarına yönelik müstehcen içerikler üreten E.K. ve Ö.P. isimli şahıslar tutuklanmış, çocuklara şantaj yapan 18 yaşındaki bir başka kullanıcı “dezenformasyon” suçundan gözaltına alınmıştır.
Devletin bu konudaki gecikmiş farkındalığı, İçişleri Bakanlığı İç Güvenlik Stratejileri Dairesi Başkanlığı tarafından hazırlanan 38 sayfalık “Sosyal Medyanın Çocuklar Üzerindeki Etkisi” başlıklı rapor ile 2026 yılında daha net bir çerçeveye oturtulmuştur. Raporda “901”, “C31K” (Cehennemin 31. Katı) ve “Gulyan” gibi Discord tabanlı grupların, sadece ideolojik kadın düşmanlığı (Male Supremacy) yapmakla kalmadığı; aynı zamanda çocuklara yönelik siber zorbalık, cinsel taciz, şantaj, kredi kartı dolandırıcılığı, hayvanlara eziyet/işkence ve milli değerlere (Atatürk’e hakaret) saldırı gibi çok boyutlu ağır suç merkezleri haline geldiği tespit edilmiştir. Raporda, Türkiye’deki İncel oluşumlarının küçümsenemeyecek boyutlara ulaştığı, zanlıların kahir ekseriyetinin 18 yaş altı çocuk ve gençlerden oluştuğu vurgulanarak bu durum “korkutucu bir iç güvenlik tehdidi” olarak tanımlanmıştır. Bakanlık raporunda bu siber zorbalık ve radikalleşme ekosistemine karşı; çocukların sosyal medya kullanım sürelerinin kısıtlanması, canlı yayında dijital ödeme yapmalarının engellenmesi, aşırı kullanımı sınırlayan teknolojik filtrelerin zorunlu kılınması ve ulusal çapta topyekün bir eylem planının hayata geçirilmesi tavsiye edilmiştir.
Hukuki Sistemdeki Çatlaklar: Cezasızlık Algısı, İnfaz Rejimi ve Siyasi Kriz
Fatih Surları Vahşeti, sadece asayiş ve dijital güvenlik boyutunda değil, hukuki normların işlevselliği bağlamında da devleti derin bir meşruiyet krizine sürüklemiştir. Toplumdaki öfkenin asıl merkezinde, adalet sisteminin adeta bir “döner kapı” (revolving door) gibi işlemesi; yani onlarca suç kaydı olan suçluların, istismarcıların, çetecilerin ve potansiyel katillerin denetimli serbestlik, sürekli esnetilen iyi hal indirimleri (kravat indirimi) ve periyodik infaz düzenlemeleri (gizli aflar) sayesinde sokaklarda serbestçe dolaşabilmesi yatmaktadır.
Artan kamuoyu tepkisi, iktidarı ve muhalefeti eşzamanlı olarak açıklamalar yapmaya zorlamıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cinayetlerin ardından yaptığı açıklamada failin de mağdurun da gençler olduğuna dikkat çekerek, bu durumun vebalinin herkesin üzerinde olduğunu belirtmiş; uyuşturucu, alkol, suç çeteleri ve “sapkın akımlar” (Incel alt kültürü kastedilerek) ile kararlı bir şekilde mücadele edileceğinin altını çizmiştir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş ise şiddeti “amasız, fakatsız, sıfır tolerans” ilkesiyle bu coğrafyadan kazıyacaklarını ifade etmiştir.
Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, eleştirilerin odağındaki “İnfaz Yasası” ve ceza politikalarına dair önemli kabullerde bulunarak, ceza adalet sisteminin toplumu koruma işlevini yerine getiremediğine dair özeleştiriler vermiştir. Tunç, kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarında uygulanan denetimli serbestlik sürelerinin toplumda büyük rahatsızlık yarattığını, “iyi hal indiriminin” devam edip etmeyeceğinin akademisyenler ve hukukçularla masaya yatırılacağını belirtmiştir. Bakan Tunç, cezaevlerinin doluluk oranının bir suçluyu serbest bırakmak veya tutuklamamak için mazeret olamayacağını vurgulayarak, soruşturma süreçlerinin (adli tıp raporları, bilirkişi süreçleri) hızlandırılmasının şart olduğunu ifade etmiştir.
Ancak Cumhur İttifakı içerisinde infaz politikalarına dair derin çatlaklar da su yüzüne çıkmıştır. Geçmişte Covid-19 izni bahanesiyle 50 bin kişinin tahliye edilmesini savunan MHP’nin hukukçu kurmaylarından Feti Yıldız’ın, anayasanın eşitlik ilkesi gereği “yamalı bohçaya dönen” infaz sisteminin yenileneceğini ve yeni bir infaz düzenlemesiyle 6 ay içinde 60 bin kişinin daha cezaevlerinden çıkacağını ima etmesi toplumda büyük tepki toplamıştır. Bu açıklama, Adalet Bakanı Yılmaz Tunç tarafından hızla yalanlanmış; 12. Yargı Paketi’nin içeriğinde herhangi bir af, disiplin affı veya yeni infaz indiriminin kesinlikle söz konusu olmadığı, hedefin sadece yargılamaların etkinliğini artırmak olduğu deklare edilerek kriz kontrol altına alınmaya çalışılmıştır.
Muhalefet cephesi ise devletin asli güvenlik işlevini yitirdiği argümanı üzerinden iktidara yüklenmiştir. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 5 kez akıl hastanesine yatırılmış sapkın bir katilin nasıl serbestçe dolaşıp iki genci gündüz vakti katledebildiğini sorarak hükümeti siyasi sorumluluk almaya ve hesap vermeye çağırmış; İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu da devletin asli görevi olan güvenlik, hukuk ve adalete hasret bırakıldıklarını belirterek Cumhurbaşkanını ve Meclis’i göreve davet etmiştir.
6284 Sayılı Kanun ve Kadına Yönelik Şiddetin Yapısal Analizi (Ekim 2024 İstatistikleri)
Semih Çelik’in işlediği çifte cinayet münferit bir sosyopati vakası olmaktan çok, Türkiye’de giderek yükselen, sıradanlaşan ve yapısal bir hal alan kadın cinayetleri endemisinin en kanlı tezahürlerinden biri olmuştur. İstanbul Sözleşmesi’nden bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile çıkılmasının ardından, kadınları koruyan yegane hukuki kalkan olan 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un sahadaki uygulanabilirliği ciddi hasar görmüştür.
Her ne kadar 6284 sayılı Kanun uzaklaştırma, iletişim engeli, sığınak tahsisi ve polis koruması gibi son derece güçlü mekanizmalar içerse de, sahada kolluk kuvvetlerinin ve yargı mekanizmalarının “ataerkil direnci”, şikayetlerin barışmaya zorlanarak ciddiye alınmaması ve risk değerlendirmelerinin (elektronik kelepçe uygulamasının eksikliği vb.) etkin kullanılmaması mağdurları failler karşısında çaresiz bırakmaktadır. İkbal Uzuner olayında, kurbanın 3 yıldır failin tehditlerinden (“Bıktım artık, intihar edeceğim senin yüzünden”) kurtulamaması, failin sürekli olarak kurbanın mahallesinde, evinin etrafında “akıl oyunları” oynayarak (“Apartmanın altında bir saat bekledim”) stalkerlık (ısrarlı takip) yapması, mağdurun devletin koruma kalkanına erişiminde (korku, çaresizlik veya emniyetin ciddiyetsizliği nedeniyle) sistematik engellerle karşılaştığını göstermektedir. TCK Madde 106 kapsamında ölümle tehdit suçunun hapis cezası öngörmesine rağmen, İkbal Uzuner’in korunmasının sağlanamaması sistemin pratik iflasıdır. Hukukçular, sistematik ısrarlı takip altındaki kadınların 112 Acil Çağrı Merkezi’ne acil ihbarda bulunmaları ve baroların adli yardım servislerinden ücretsiz avukat talep ederek 6284 sayılı kanun kapsamında (uzaklaştırma, iletişim engeli) hukuki süreci derhal başlatmaları gerektiğini hatırlatmaktadır.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) verileri, sorunun vahametini istatistiksel bir netlikle ortaya koymaktadır. Sadece cinayetlerin işlendiği Ekim 2024 ayında Türkiye genelinde 48 kadın erkekler tarafından öldürülmüş, 23 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulunmuştur. Bu sayı, kurumun veri tutmaya başladığı 2010 yılından bu yana bir ayda kaydedilen en yüksek kadın cinayeti bilançosu olarak tarihe geçmiştir. Yıllık baza bakıldığında ise 2024 yılı genelinde toplam 394 kadın cinayete kurban gitmiş, 259 kadının ölümü ise şüpheli bulunarak (intihar veya kaza süsü verilerek) kapatılmıştır ki bu veriler Türkiye tarihinin bilinen en yüksek kadın cinayeti verisidir.
Aşağıdaki tablo, şiddetin Ekim 2024’teki sosyolojik ve kriminolojik anatomisini detaylandırmaktadır:
| Kategori | İstatistiksel Dağılım / Veri Detayı | Tespit Edilen Oran |
| Failin Mağdura Yakınlık Derecesi | Evli olduğu erkek (19), Tanıdık biri (6), Birlikte olduğu erkek (5), Akraba (4), Baba (3), Eski eş (3), Eski sevgili (3), Kardeş (2), Oğul (2), Tespitsiz (1). Toplam: 48 Kadın |
Kurbanların %40’ı resmi olarak evli oldukları erkekler tarafından katledildi. Tüm 2024 yılında kadınların %97,5’i tanıdıkları erkeklerce öldürüldü.
|
| Cinayet Mahalli | Kadınların ezici çoğunluğu güvenlikli sayılan kendi evlerinde katledilmiştir. Sokak, arazi, işyeri cinayetleri daha az orandadır. |
Kurbanların %54’ü (Ekim ayı) evlerinde öldürülmüştür. 2024 genelinde evde öldürülme oranı %57’dir.
|
| Kullanılan Suç Aletleri | Ateşli silahlar (33 kadın), Kesici alet (12 kadın), Darp edilerek (1 kadın), Boğularak (1 kadın), Araçla ezilerek (1 kadın). |
Silahlı şiddet sarmalı: Ateşli silah ile öldürülme oranı %69’dur.
|
Ekim 2024’teki vahşet tablosu Semih Çelik’in kurbanlarıyla sınırlı kalmamıştır. KCDP raporunda detaylandırıldığı üzere; Van’da 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Rojin Kabaiş’in 18 gün sonra göl kıyısında şüpheli şekilde ölü bulunması, İzmir’de Aylin Palas’ın evli olduğu erkek tarafından av tüfeğiyle vurulması, Mersin’de Sonay Öztürk Aslan’ın boğularak öldürülmesi, Gaziantep’te Ahmet Demir’in evli olduğu kadını ve yaşları 4 ile 11 arasında değişen 4 çocuğunu silahla katledip intihar etmesi, Adana’da fail Şemşettin Erkuvan’ın bir ailenin 3 kadınını (Güldane, Şenay ve Gaye Gerçek) ormanda pusu kurarak öldürmesi, Diyarbakır’da Bedriye Işık’ın boşanma aşamasındaki eşince katledilmesi gibi kan donduran olaylar, ülkenin her coğrafyasında kadınların sistematik bir terör altında olduğunu göstermektedir.
Özellikle ateşli silahlara kolay erişimin ve denetimsiz bireysel silahlanmanın cinayetlerin %69’unda asli kolaylaştırıcı faktör olması, devletin silahsızlanma politikalarındaki başarısızlığının doğrudan insan hayatına mal olduğunu kanıtlamaktadır. KCDP raporunda ayrıca Ekim ayında 31 kadının “neden öldürüldüğünün tespit edilememesi”, soruşturmaların yüzeyselliğine ve kadına yönelik şiddetin devlet kurumlarınca “görünmez kılınma” politikasına bağlanarak eleştirilmiştir.
Sosyolojik İklim: Şiddetin Normalleşmesi ve Toplumsal Algı Yönetimi
Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından Semih Çelik cinayeti özelinde hazırlanan akademik bir araştırma makalesi, şiddetin medyatikleşmesinin yarattığı sosyolojik tahribatı gözler önüne sermiştir. Makalede, Emile Durkheim, Michel Foucault ve Ulrich Beck’in (Risk Toplumu) kavramsal çerçevelerinden yararlanılarak, dijitalleşmenin etkisiyle şiddetin toplumda nasıl kanıksandığı ve normalleştirildiği incelenmiştir.
Guy Debord’un Gösteri Toplumu kuramıyla örtüşecek şekilde; kesik başın surlardan atılması gibi travmatik görsellerin sosyal medya platformlarında (X, Instagram, Telegram) sansürsüzce ve saniyeler içinde milyonlarca kişiye yayılması, gerçeklik algısını zedelemiş ve şiddeti adeta bir “tüketim nesnesi” haline getirmiştir. Bu durum, Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı tezine paralel olarak, en uçtaki vahşet örneklerinin bile toplumda (özellikle dijital platformlarda) sıradan bir haber akışı gibi algılanmasına, mağdurun suçlanmasına (victim blaming) veya failin eyleminin magazinleştirilmesine yol açmaktadır. Afyon Kocatepe Üniversitesi tarafından üniversiteli kadın öğrenciler üzerinde yapılan araştırma; bu sansürsüz görsellerin kadınlarda derin bir korku yarattığını, erkeklere ve genel olarak toplumsal çevrelerine karşı güven kaybına yol açtığını ve kadınların kamusal alandan çekilerek izole olma (savunma/mesafe) refleksleri geliştirdiğini bilimsel olarak kanıtlamıştır. Medyanın faili aklayan veya dramatikleştiren dili acilen terk etmesi gerektiği uzmanlarca vurgulanmaktadır.
Toplumsal İnfial: Kampüsler, Meydanlar ve Sivil İtaatsizlik Hareketi
Cinayetin vahşeti, Türkiye toplumunda, özellikle de gençler, lise ve üniversite öğrencileri nezdinde, yıllardır biriken öfkenin kitlesel patlamaya dönüşmesine neden olmuştur. Kurbanların ve failin 19 yaşında olması, eylemin güpegündüz kentin en merkezi yerlerinden birinde gerçekleşmesi ve devletin önleyici/koruyucu hiçbir refleks gösterememesi, genç kadınlarda “sıradaki ben olabilirim” tedirginliğini somutlaştırmış, sokak güvenliği ve devlete olan inanç sıfırlanmıştır.
Olayın hemen ardından başlayan ve haftalarca süren kitlesel protestolar, Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversite kampüslerine ve kent meydanlarına yayılarak bir sivil itaatsizlik ve hak arama hareketine dönüşmüştür. Öğrenciler; İstanbul Üniversitesi’nin tarihi Beyazıt girişinde, Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ), Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi ve Dicle Üniversitesi kampüslerinde devasa ders boykotları ve oturma eylemleri düzenlemişlerdir. İstanbul Şişli’deki lise öğrencileri dahi sokağa inerek “Hiçbir kadın cinayeti münferit değildir!” bildirileri okumuşlardır. Erkek öğrencilerin de aktif destek vererek kalkan olduğu bu kampüs eylemlerinde, katledilen kadınların isimleri okunarak “Yaşıyor!” diye haykırılmış; öğrenciler hep bir ağızdan “Yaşamak istiyoruz”, “Erkek adalet değil, gerçek adalet”, “Koruma, aklama, yargıla” sloganlarıyla iktidarın cezasızlık ve mahkeme koridorlarındaki aklama politikalarını hedef almışlardır.
Sivil toplum cephesinde ise Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK) ve Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu öncülüğünde eşzamanlı Türkiye eylemleri planlanmıştır. İstanbul Kadıköy Süreyya Operası önünde toplanan binlerce kadın, “Kadınlar ölüyor iktidar susuyor”, “AKP seyretme yasayı uygula”, “Narinler okula mezara değil” pankartlarıyla İskele Meydanı’na yürümüştür. Benzer şekilde Eskişehir Kanatlı AVM önü, Mersin Pozcu Alanya Sokağı, Denizli Çınar Donas önü ve Ankara, İzmir merkezlerinde binlerce kişi sokağa çıkarak “Her gün öldüğümüz bu düzeni sizin başınıza yıkacağız, anmak yetmez hesap soruyoruz” diyerek isyanlarını dile getirmişlerdir. Protestoların en net söylemi, İstanbul Sözleşmesi’nin bir gecede feshedilmesinin kadınları devletsiz ve failler karşısında korumasız bıraktığı gerçeğidir.
Ancak anayasal bir hak olan bu barışçıl ve haklı protesto süreçleri dahi idari ve hukuki baskılarla karşılaşmış; “Sur cinayetlerini” protesto etmek için eylemlere katılan bazı kadın üniversite öğrencilerine “Cumhurbaşkanına hakaret” gibi zorlama iddialarla davalar açılarak toplumsal tepki sindirilmeye çalışılmıştır.
Sonuç ve Çok Boyutlu Stratejik Öneriler
19 yaşındaki Semih Çelik’in Edirnekapı Surları’nda gerçekleştirdiği İkbal Uzuner ve Ayşenur Halil cinayetleri, Türkiye’deki kadına yönelik şiddet sarmalının ve devletin yapısal krizlerinin ulaştığı en kompleks aşamayı temsil etmektedir. Bu vaka; bürokratik hantallıkla felç olmuş bir ruh sağlığı sisteminin, denetimsiz dijital radikalleşmenin (İncel ideolojisi), yapısal cezasızlık politikasının ve her şeyden öte siyasal İslam ile pekişen toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ölümcül bir kesişim kümesidir.
Olayın tekrarının engellenmesi, ülkeyi saran şiddet endemisinin durdurulması ve zedelenen kamu vicdanının onarılması adına şu stratejik adımların derhal atılması elzemdir:
-
Hukuki İnfaz Rejiminin Kökten Revizyonu: Toplumdaki cezasızlık algısını besleyen “iyi hal indirimleri” (takdiri indirim nedenleri) kasten öldürme, kasten yaralama, cinsel saldırı, tehdit ve ısrarlı takip suçlarında tamamen kaldırılmalı veya istisnai, çok katı standartlara bağlanmalıdır. Denetimli serbestlik, süregelen bir hak değil; psikolojik ve sosyolojik ıslahı kanıtlanmış bireylere uygulanan katı psiko-sosyal değerlendirme raporlarına bağlı bir imtiyaz olmalıdır. İktidar blokunun kendi içindeki af polemiklerine son verilerek, adalet sistemine duyulan güven yeniden tesis edilmelidir.
-
Psikiyatrik Takip ve İstem Dışı Yatış Kriterlerinin İyileştirilmesi: Kendisine veya çevresine zarar verme potansiyeli yüksek, şizofreni veya ağır psikotik öyküsü bulunan ve “gözetim altında tutulması” hekim raporuyla sabit olan hastaların takibi, ailenin veya refakatçinin inisiyatifine bırakılamaz. Toplum Ruh Sağlığı Merkezleri (TRSM), kolluk kuvvetleriyle ve yerel yönetimlerle entegre çalışarak bu hastaların ilaç kullanımı ve sosyal durumlarını dijital ve fiziki olarak sürekli takip edecek şekilde kapasite artırımına gitmeli; 10 dakikalık poliklinik muayene ayıbına son verilmelidir.
-
Dijital Radikalleşme ve Siber Zorbalıkla Mücadele Özel Masalarının Kurulması: Incel gibi mizojinist ve nefret söylemi üreten, çocuklara şantaj uygulayan dijital alt kültürler (901, C31K vb.), Emniyet Genel Müdürlüğü Siber Suçlar birimlerince “iç güvenlik tehdidi” ve “organize suç ağı” olarak sınıflandırılmalı, anlık olarak izlenmelidir. Sadece platformları (Discord) yasaklamak çözüm değildir; okullarda “Dijital Medya Okuryazarlığı ve Siber Güvenlik” müfredatı zorunlu hale getirilerek gençlerin bu çukurlara düşmesi engellenmelidir.
-
Bireysel Silahsızlanma, 6284’ün Etkin İşletilmesi ve İstanbul Sözleşmesi’ne Dönüş: Kadın cinayetlerinin oldukça büyük bir kısmının ateşli silahlarla işlenmesi, ruhsatsız silaha erişimin engellenmesini ve silahlanma yasalarının acilen sertleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. 6284 sayılı kanunun uygulanmasındaki kolluk kuvvetlerinin bürokratik hantallığı ve isteksizliği giderilmeli, ısrarlı takip ve tehdit vakalarında mağdur beyanı üzerine anında elektronik kelepçe uygulaması aktif edilmelidir. Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’ne geri dönmesi, devletin kadına yönelik şiddetle mücadeledeki samimiyetinin ilk ve en önemli testi olacaktır.
Fatih Surları Vahşeti, sokaklarında güvenle yürünemeyen, faillerin kendi cehennemlerini başkalarına yaşatacak kadar cüretkârlaştığı, mağdurların ise çaresizliğe itildiği bir düzenin açık bir çöküş sinyalidir. Olayın ardından lise bahçelerinden üniversite amfilerine ve kent meydanlarına kadar yüz binlerce gencin haykırdığı “Yaşamak istiyoruz” talebi, sadece biyolojik bir hayatta kalma isteği değil; kurumları, yasaları ve normlarıyla topyekûn çürüyen bir sisteme karşı, devletin insan onuru ve adalet temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğinin en yüksek perdeden ilanıdır.
Avukat, Uzman Arabulucu Enver Alper Mutluer
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Arb. Enver Alper Mutluer, 19 yılı aşan mesleki tecrübesiyle avukatlık, hukuki danışmanlık ve arabuluculuk faaliyetlerini İstanbul merkezli olarak sürdürmektedir.
2007 yılından bu yana İstanbul 1 No.lu Barosu’na 34169 no’lu sicil ile kayıtlı olan Mutluer, 2011 yılında kurduğu Mutluer Hukuk Bürosu bünyesinde; ticaret ve şirketler hukuku, ceza hukuku, iş hukuku, aile ve miras hukuku, gayrimenkul ve inşaat hukuku, sözleşmeler hukuku ile diğer özel hukuk uyuşmazlıklarında gerçek ve tüzel kişilere hukuki hizmet vermektedir.
Arabuluculuk Sicil No: 4326 kapsamında İş, Ticaret, Tüketici, Banka ve Finans ile Sigorta Hukuku alanlarında uzman arabulucudur.
Hukuki uyuşmazlığınızın, dosyanızın veya sözleşmenizin somut koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi için görüşme randevusu oluşturabilirsiniz.
[Randevu Oluştur] [İletişime Geç]
Mutluer Hukuk Bürosu – Şişli / İstanbul (Kanyon AVM yanı)
📞 0 532 263 41 65
✉️ av.alper@mutluer.av.tr
Her hukuki uyuşmazlık kendi koşulları içinde değerlendirilir. İnternet sitesindeki açıklamalar genel bilgilendirme niteliğindedir ve hukuki görüş veya sonuç garantisi oluşturmaz.

İlk yorum yazan siz olun