13. Yargı Paketi Kapsamında Yoksulluk Nafakası Reformu: Hukuki, Sosyolojik ve Anayasal Bir Değerlendirme
Giriş ve Kavramsal Çerçeve
Türkiye’de aile hukuku yargılamaları ve evlilik birliğinin sona ermesine bağlanan mali sonuçlar, uzun yıllardır hem sosyolojik hem de hukuki tartışmaların merkezinde yer almaktadır. Bu tartışmaların en keskinleştiği ve adeta toplumsal bir fay hattına dönüştüğü nokta ise, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 175. maddesinde düzenlenen “yoksulluk nafakası” kurumudur. Kanun maddesinde yer alan “süresiz olarak” ibaresinin, nafaka yükümlüsü üzerinde ömür boyu süren orantısız bir mali ve psikolojik külfet yarattığı eleştirileri, kamuoyunda uzun süredir geniş yankı bulmaktaydı. Bu köklü tartışmaların neticesinde Anayasa Mahkemesi (AYM), 4 Haziran 2026 tarihli kararı ile TMK m. 175’te yer alan ilgili ibareyi Anayasa’ya aykırı bularak iptal etmiş ve söz konusu kararın gerekçesi 30 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanmıştır.
Anayasa Mahkemesi’nin yarattığı bu yeni hukuki zemin, yasa koyucuyu acil bir düzenleme yapmaya itmiş ve iptal hükmünün yürürlüğe gireceği 30 Haziran 2027 tarihine kadar oluşan yasal boşluğun doldurulması amacıyla “13. Yargı Paketi” taslağı gündeme alınmıştır. Sadece nafakaya ilişkin mali sonuçları değil, aynı zamanda bu mali sonuçların yargılama usullerini de yeniden şekillendirmeyi hedefleyen bu paket, modern aile hukukunun gereksinimleri ile toplumsal cinsiyet gerçeklikleri arasında hassas bir denge kurma iddiası taşımaktadır. Bu rapor, 13. Yargı Paketi’nin salt yoksulluk nafakasına ilişkin öngördüğü reformları objektif, analitik ve kapsamlı bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır.
Yoksulluk nafakasının salt bir borçlar hukuku ilişkisi olmadığı; temelinde evlilik birliğinin yarattığı ekonomik dayanışma, fırsat maliyetleri ve toplumsal cinsiyet rollerinin yattığı gerçeği göz önüne alındığında, konunun tek boyutlu bir yaklaşımla ele alınması mümkün değildir. Bu rapor kapsamında; yoksulluk nafakasının doktriner temelleri, tarihsel gelişimi, Yargıtay’ın meseleyi kördüğüme çeviren katı içtihatları, Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçeleri, muhalif üyelerin sosyolojik argümanları, 13. Yargı Paketi ile hedeflenen süreli nafaka modeli, istatistiksel saha verileri ve karşılaştırmalı Kıta Avrupası hukuku perspektifleri derinlemesine incelenecektir.
Yoksulluk Nafakasının Hukuki Temelleri ve Tarihsel Gelişimi
Yoksulluk nafakası, doktriner açıdan evlilik birliğinin sona ermesiyle birlikte eşlerden birinin diğerine karşı devam eden “boşanma sonrası dayanışma yükümlülüğünün” (post-marital solidarity) bir tezahürü olarak kabul edilir. Bu kurum, bir haksız fiil tazminatı veya kusur cezası değil, evlilik kurumu içinde tarafların birbirlerine karşı üstlendikleri sosyal ve ekonomik güvence sağlama misyonunun evlilik sonrasına uzanan bir uzantısıdır.
TMK m. 175 Kapsamındaki Kanuni Şartların Anatomisi
Geçerli kanun metni, yoksulluk nafakasına hükmedilebilmesi için dört temel şartın kümülatif olarak bir arada bulunmasını aramaktadır. Kamuoyundaki “süresiz nafaka” söyleminin aksine, nafaka her boşanmada otomatik olarak bağlanan bir kurum değildir.
Birinci şart, talep unsurudur. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’ndaki tasarruf ilkesi gereği, yoksulluk nafakasına hâkim tarafından re’sen (kendiliğinden) hükmedilemez; nafaka alacaklısının açık, belirgin ve usulüne uygun bir talebi olmalıdır. Bu talep boşanma davası ile birlikte ileri sürülebileceği gibi, boşanma kararının kesinleşmesinden itibaren bir yıl içinde ayrı bir bağımsız davayla da (TMK m. 178) istenebilir. Bir yıllık hak düşürücü süre geçtikten sonra yoksulluk nafakası talep etme hakkı sonsuza dek ortadan kalkmaktadır.
İkinci ve en tartışmalı şart, boşanma yüzünden yoksulluğa düşme olgusudur. Yoksulluk kavramı, ne mülga 743 sayılı Kanun’da ne de yürürlükteki 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nda açıkça tanımlanmıştır. Bu kavramın içi, tamamen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (HGK) içtihatları ile doldurulmuştur. Yargıtay’ın yerleşik tanımına göre; yeme, giyinme, barınma, sağlık, ulaşım, kültür ve eğitim gibi insan onuruna yaraşır zaruri ihtiyaçları karşılayacak düzenli ve yeterli geliri bulunmayan taraf yoksul kabul edilmektedir. Yoksulluğun evlilik öncesinde de mevcut olması veya evlilik sırasında doğması fark etmeksizin, boşanma neticesinde kişinin bu duruma düşecek olması yeterli görülmüştür.
Üçüncü şart, kusur durumuna ilişkindir. Nafaka talep eden eşin, boşanmaya sebebiyet veren olaylarda diğer eşten “daha ağır kusurlu olmaması” zorunludur. Eşit kusurlu, hafif kusurlu veya tamamen kusursuz olan eş nafaka talep edebilir. Ağır veya tam kusurlu eş yararına yoksulluk nafakasına hükmedilmesi, hakkaniyet ilkesine ve kanunun açık lafzına aykırıdır.
Dördüncü şart ise mali güç orantısı ve kusursuzluktur. Hükmedilecek nafaka miktarı, nafaka yükümlüsünün mali gücüyle (ödeme kapasitesiyle) orantılı olmak zorundadır. Yükümlünün ödeme gücünü aşan, onu sefalete sürükleyecek bir nafaka belirlenemez. Dahası, nafaka yükümlüsünün boşanmada kusurlu olması aranmaz. TMK m. 175/2 hükmü açıkça “Nafaka yükümlüsünün kusuru aranmaz” diyerek, evlilikte hiçbir kusuru bulunmayan bir eşin dahi, diğer eşin yoksulluğa düşmesini engellemek amacıyla ömür boyu nafaka ödemekle yükümlü tutulabilmesinin önünü açmıştır. Bu durum, kusursuz eşin evliliğin yıkılmasından sorumlu olmamasına rağmen ekonomik enkazı üstlenmek zorunda bırakılması açısından derin adalet sorgulamalarına neden olmuştur.
“Süresiz” İbaresinin Yasama Tarihi ve Yargısal Yorum Krizi
Türkiye’de boşanma sonrası nafaka kurumu, tarihsel süreç içerisinde ciddi dönüşümler geçirmiştir. 1926 yılında İsviçre Medeni Kanunu’ndan iktibas edilerek kabul edilen 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin 144. maddesinde, yoksulluk nafakası en fazla bir yıl süreyle istenebilecek geçici bir destek mekanizması olarak kurgulanmıştı. Bu bir yıllık süre, kadının işgücü piyasasına katılımının düşük olduğu, sosyo-ekonomik bağımsızlığın tesis edilemediği tarım ve erken sanayi toplumu koşullarında büyük mağduriyetler yaratmıştır. Boşanan ve hiçbir geliri olmayan kadınlar, bir yılın sonunda aniden mutlak yoksullukla baş başa kalmıştır.
Bu mağduriyetleri gidermek amacıyla yasa koyucu, 1988 yılında 3444 sayılı Kanun ile radikal bir politika değişikliğine gitmiş ve bir yıllık katı süre sınırını kaldırarak nafakanın “süresiz olarak” istenebilmesine olanak tanımıştır. Bu tarihten itibaren nafaka, geçici bir uyum desteği olmaktan çıkıp, teorik olarak ömür boyu süren bir emeklilik mekanizmasına dönüşmüştür. 2001 yılında yürürlüğe giren ve kadın-erkek eşitliğini önceleyen 4721 sayılı yeni Türk Medeni Kanunu hazırlanırken de, TMK m. 175’te yer alan bu “süresiz olarak” ibaresi aynen korunmuştur.
Ancak asıl hukuki kriz, kanunun lafzından ziyade, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla bu kuralı uygulama biçiminden kaynaklanmıştır. Madde metninde yer alan “…süresiz olarak nafaka isteyebilir” şeklindeki ihtiyari (seçimlik) ifade, Yargıtay 2. Hukuk Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu tarafından “hâkime süre yönünden takdir hakkı tanımayan, şartları oluştuğunda mutlak surette ömür boyu hükmedilmesi gereken emredici bir kural” olarak yorumlanmıştır. Yargıtay içtihatlarında, ilk derece mahkemesi hâkimlerinin somut olayın özelliklerine, evliliğin süresine veya tarafların yaşlarına bakarak nafakayı örneğin “3 yıl”, “5 yıl” gibi belirli bir süreyle sınırlandırması, kanuna açıkça aykırılık teşkil ettiği gerekçesiyle istisnasız olarak bozma sebebi yapılmıştır.
Bu katı ve esneklikten uzak yorum, bir aylık, hatta on günlük bir evlilik neticesinde dahi kusursuz veya az kusurlu tarafın onlarca yıl boyunca nafaka ödemek zorunda kalmasına yol açmıştır. Yargıtay’ın “ya hep ya hiç” şeklindeki bu içtihat politikası, yasa koyucunun başlangıçtaki “sosyal koruma” hedefini aşarak, nafaka kurumunu orantısız bir cezalandırma aracına dönüştürmüştür.
Anayasa Mahkemesinin 2026 Tarihli İptal Kararının Anatomisi
Süresiz nafaka etrafında düğümlenen hukuki ve sosyolojik krize anayasal düzeyde ilk neşteri vuran gelişme, Antalya 12. Aile Mahkemesi’nin somut norm denetimi yoluyla Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurması olmuştur. İtiraz başvurusunda bulunan yerel mahkeme, süresiz nafaka yükümlülüğünün kişinin hayatının sonuna kadar uzamasının, onun yeniden evlenmesine, mülk edinmesine ve yeni bir hayat kurmasına engel teşkil ettiğini, bu durumun Anayasa’ya aykırı olduğunu ileri sürmüştür.
Anayasa Mahkemesi, bu başvuruyu esastan incelemiş ve 4 Haziran 2026 tarihinde (E.2025/156, K.2026/131 sayılı kararı ile), TMK m. 175/1’deki “süresiz olarak” ibaresini oyçokluğuyla iptal etmiştir. Kararın gerekçesi 30 Eylül 2026 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanmış olup, oluşacak hukuki boşluğun yasama organınca (TBMM) doldurulabilmesi için iptal hükmünün yürürlüğe girmesi dokuz ay sonraya, yani 30 Haziran 2027 tarihine ertelenmiştir.
| AYM Karar Süreci Aşaması | İlgili Tarih | Hukuki Durum ve Sonuçları |
| Karar Tarihi | 4 Haziran 2026 |
AYM, “süresiz olarak” ibaresinin iptaline esastan oyçokluğuyla karar verdi. Kurum tamamen kaldırılmadı, sadece süresizlik vasfı Anayasa’ya aykırı bulundu. |
| Gerekçeli Karar Yayımı | 30 Eylül 2026 |
Karar, 33386 sayılı Resmî Gazete’de gerekçesiyle yayımlandı. Dokuz aylık yasal erteleme (geçiş) süresi resmen işlemeye başladı. |
| İptalin Yürürlüğe Girmesi | 30 Haziran 2027 |
İptal hükmünün resmen yürürlüğe gireceği tarihtir. TBMM’nin 13. Yargı Paketi ile yeni nafaka modelini yasalaştırması için sahip olduğu son mühlettir. |
İptalin Anayasal Temelleri ve Mahkemenin Gerekçesi
Anayasa Mahkemesi’nin gerekçeli kararı incelendiğinde, iptal hükmünün çok boyutlu bir hak dengesi ve üç temel anayasal ilke üzerine inşa edildiği görülmektedir. Mahkeme, nafakanın sosyal amacını inkar etmemiş, ancak bu amaca ulaşılırken kullanılan aracın (süresizliğin) orantısızlığını vurgulamıştır.
Birinci ve en ağırlıklı gerekçe, Hukuk Devleti ve Belirlilik İlkesidir (Anayasa m. 2). AYM, normun lafzı ile yargısal uygulama (Yargıtay içtihatları) arasındaki derin kopukluğa dikkat çekmiştir. Yüksek Mahkeme’ye göre, kanunun metni “isteyebilir” diyerek teorik olarak hâkime takdir yetkisi tanısa da, yargısal uygulama bu kuralı kategorik ve emredici bir zorunluluk haline getirmiştir. Bir kanun kuralının Anayasa’ya uygun olabilmesi için sadece metninin değil, yargı organlarınca istikrar kazanmış uygulama biçiminin de öngörülebilir olması gerekir. Nafaka borçluları, yükümlülüklerinin hangi objektif kriterlerle, hangi süre sonunda biteceğini önceden öngörememektedir. Bu durum, hukuki belirlilik ilkesini ağır biçimde zedelemiş ve normu Anayasa’nın 2. maddesi karşısında savunmasız bırakmıştır.
İkinci gerekçe, Kişinin Maddi ve Manevi Varlığını Koruma ve Geliştirme Hakkı (Anayasa m. 17) ile Devletin Pozitif Yükümlülüğüdür (Anayasa m. 5). AYM, yoksulluk nafakasını ilk kez bu kadar net bir şekilde “çatışan temel haklar” zemininde ele almıştır. Nafaka, alacaklı eşin yoksulluğa düşmesini engelleyerek onun maddi varlığını korurken, madalyonun diğer yüzünde nafaka borçlusunun ekonomik ve psikolojik bütünlüğü üzerinde doğrudan bir sınırlandırma yaratmaktadır. Kararda, ağır kusuru olmayan eşe evlilikten doğan dayanışma yükümlülüğü çerçevesinde bir süre parasal katkı sağlanması meşru, adil ve sosyal devletin bir gereği olarak görülmüştür. Ancak, bu yükümlülüğün hiçbir objektif ölçüt (evlilik süresi, yaş, sağlık vb.) gözetilmeksizin, borçlu bakımından “kategorik olarak ömür boyu” kılınması, devletin kurmakla yükümlü olduğu adil dengeyi (makul denge) borçlu aleyhine ağır biçimde bozmaktadır. Kusursuz bir bireyin, sadece bir kez evlendiği için eski eşinin tüm yaşam boyu ekonomik sorumluluğunu sırtlanması, onun kendi geleceğini inşa etme hakkını ihlal etmektedir.
Üçüncü boyut ise Ölçülülük ve Hâkimin Takdir Yetkisine ilişkindir. Yüksek Mahkeme, iptal kararıyla yoksulluk nafakası kurumunu külliyen ortadan kaldırmayı amaçlamamıştır. AYM’nin temel eleştirisi, süresizliğe “her somut olaya körü körüne” otomatik olarak hükmedilmesidir. AYM, TBMM’ye zımni bir yol haritası çizerek; evliliğin süresi, eşlerin yaşı, mesleki formasyonları, eğitim ve sağlık durumları ile kendi imkânlarıyla gelir elde etme kapasitelerinin yasal birer kriter olarak düzenlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Kural olarak nafakanın süreye bağlanması, ancak kişinin yaşlılığı, engelliliği veya çalışma imkânının mutlak yokluğu gibi istisnai haklı sebeplerin varlığı halinde nafakanın ömür boyu ödenmesine olanak tanıyan esnek bir yasal çerçevenin kurulması gerektiği vurgulanmıştır.
İptal Kararına Yönelik Muhalefet Şerhleri ve Karşıoy Gerekçeleri
Anayasa Mahkemesi’nin bu tarihi kararı oybirliğiyle alınmamıştır. Karara muhalif kalan veya farklı gerekçeyle katılan üyelerin şerhleri, konunun salt bir borçlar hukuku ekseninde değil, derin sosyolojik gerçeklikler, kadın yoksulluğu ve toplumsal cinsiyet rolleri temelinde okunması gerektiğini savunan son derece güçlü argümanlar içermektedir. 13. Yargı Paketi’nin objektif bir şekilde değerlendirilebilmesi için, bu muhalif görüşlerin analizi elzemdir.
Karşıoy kullanan üyeler (Engin Yıldırım, Selahaddin Menteş, Kenan Yaşar), yoksulluk nafakasının doğasına ilişkin farklı bir ontolojik yaklaşım sergilemiştir. Onlara göre yoksulluk nafakasının merkezinde “geçen zaman” unsuru değil, bizzat “ihtiyaç (yoksulluk) olgusu” yatmaktadır. Nafaka, evlilik süresine göre hesaplanan bir kıdem tazminatı veya kusur cezası değildir; boşanma sonrası hayatta kalma mekanizmasıdır.
Muhalif üyeler, bilhassa Türkiye’nin ataerkil sosyolojik yapısı göz önüne alındığında, kadınların evlilik birliği içerisinde üstlendikleri ücretsiz bakım emeğine, ev içi iş bölümüne ve çocuk yetiştirme sorumluluklarına dikkat çekmişlerdir. Bir kadın yıllarca bu sorumlulukları üstlendiğinde eğitim, mesleki gelişim, kariyer inşası ve emeklilik haklarından geri dönülemez biçimde mahrum kalmaktadır. Bu süreçte diğer eş (genellikle erkek), kadının görünmez emeği sayesinde çalışma hayatında ilerlemekte ve ekonomik birikim yapmaktadır. Boşanma anında mal varlıkları eşit paylaşılabiliyor olsa dahi, kadının kaybettiği “gelir elde etme kapasitesi ve fırsat maliyeti” bir daha yerine konamamaktadır. Dolayısıyla muhalifler, yoksulluk nafakasının süreyle sınırlandırılmasının, bu fırsat maliyetini görmezden gelmek anlamına geleceğini savunmuştur.
Bunun yanı sıra karşıoy gerekçesinde, kamuoyundaki “ömür boyu nafaka” algısının illüzyon olduğu belirtilmiştir. TMK m. 176 uyarınca, nafaka alacaklısının yeniden evlenmesi halinde nafaka kendiliğinden kalkmakta; evlenmeden fiilen evli gibi yaşaması, haysiyetsiz hayat sürmesi, işe girmesi veya yoksulluğunun ortadan kalkması durumunda ise mahkeme kararıyla iptal edilebilmektedir. Muhalif üyeler, kanunun zaten dengeleme mekanizmalarına sahip olduğunu, bu sebeple iptal kararının Anayasa’nın 10. maddesindeki (Kanun Önünde Eşitlik) ilkeler ile Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kapsamındaki yükümlülüklere aykırı düştüğünü ileri sürmüşlerdir. CEDAW Komitesi’nin Türkiye’ye yönelik tavsiyelerinde, boşanmanın ekonomik sonuçlarında kadınların ücretsiz ev içi emeğinin ve fiili eşitsizliklerin mutlaka dikkate alınması gerektiği ısrarla vurgulanmaktadır.
Öte yandan, karara iptal yönünden katılan ancak farklı bir gerekçe yazan üye Yıldız Seferinoğlu’nun yaklaşımı da dikkate değerdir. Seferinoğlu, sorunun taraflar arasındaki menfaat dengesinden değil, doğrudan doğruya “belirlilik ilkesinden” (hukuk devleti) kaynaklandığını savunmuştur. Üyeye göre, kuralın on yılı aşkın süredir Yargıtay tarafından tek bir katı yorumla uygulanması, normu öngörülemez kılmıştır. Ancak AYM çoğunluğunun, iptal gerekçesinde TBMM yerine geçerek “kural olarak süreli, istisnaen süresiz” şeklinde yeni bir nafaka modeli tarif etmesi, yasama organının münhasır takdir yetkisine müdahale anlamına gelmektedir. Bu görüş, Anayasa Mahkemesi’nin yargısal aktivizm sınırlarını aştığı yönündeki doktriner eleştirilerin bir yansımasıdır.
13. Yargı Paketi: Süreli Nafaka Taslağı ve Öngörülen Modeller
Anayasa Mahkemesi’nin 30 Haziran 2027 tarihine kadar tanıdığı geçiş süresi, Adalet Bakanlığı’nı aile hukuku alanında Cumhuriyet tarihinin en kapsamlı reform çalışmalarından birine yöneltmiştir. Ekim 2026 itibarıyla TBMM gündemine gelmesi beklenen ve yaklaşık 24-25 maddeden oluştuğu ifade edilen 13. Yargı Paketi’nin omurgasını, iptal kararı sonrasında oluşan boşluğu dolduracak yeni nafaka modeli oluşturmaktadır. Kamuya yansıyan taslak metinlere ve Adalet Bakanı’nın resmi açıklamalarına göre, yeni dönemde uygulanması planlanan düzenlemeler iki ana eksende ilerlemektedir: maddi hukuka ilişkin süre sınırlamaları ve usul hukukuna ilişkin yargılamanın ayrıştırılması.
Süreli Nafaka Formülü ve Kademeli Sistem
-
Yargı Paketi taslağında nafaka süresinin tamamen hâkimin soyut takdirine bırakılması yerine, hukuki öngörülebilirliği sağlamak amacıyla evlilik süresi ile orantılı objektif bir matematiksel modele bağlanması hedeflenmektedir.
Taslağın merkezinde yer alan formüller şunlardır:
-
Yarı Yarıya Kuralı: Temel kural olarak, ödenecek yoksulluk nafakasının süresi, evlilik birliğinin sürdüğü sürenin (resmi nikahtan davanın açıldığı tarihe kadar geçen zamanın) yarısı kadar olacaktır. Örneğin 10 yıl süren bir evlilikte, kural olarak 5 yıl süreyle nafaka ödenmesine hükmedilecektir.
-
Mağduriyetleri Önleyici Alt Sınır: Bu oransal kuralın, çok kısa süreli evliliklerde (örneğin 6 ay veya 1 yıl süren evliliklerde) nafaka alacaklısını aniden yoksulluğa itmesini engellemek için bir asgari güvenlik ağı kurulmaktadır. Taslağa göre, evlilik ne kadar kısa sürmüş olursa olsun, hükmedilecek nafaka süresi en az 5 yıl olarak uygulanacaktır.
-
Makul Üst Sınır: 5 yıldan uzun süren evliliklerde uygulanacak yarı yarıya kuralının, evliliğin çok uzun sürdüğü hallerde yine ömür boyu yükümlülüğe dönüşmesini engellemek için, nafakanın üst sınırının 15 yıl olması formülü üzerinde durulmaktadır.
-
Hâkimin Esneklik ve Takdir Yetkisi: Yeni yasa, Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinde altını çizdiği istisnai durumları da kapsayacaktır. Kadınların ileri yaşta olması, ağır ve kalıcı sağlık sorunları bulunması veya işgücü piyasasına katılım ihtimalinin objektif olarak tamamen ortadan kalkmış olması gibi spesifik durumlarda, hâkime önceden belirlenen süreyi uzatma veya gerektiğinde yaşam boyu bağlama konusunda geniş bir takdir yetkisi tanınacaktır.
İki Aşamalı Yargılama: Boşanma ve Fer’i Taleplerin Ayrılması (Bifurcation)
Türkiye’de Adalet Bakanlığı Adli İstatistik Genel Müdürlüğü verilerine göre, hukuk mahkemelerinde bir dosyanın ilk derece mahkemesinde karara bağlanma süresi ortalama 243 gün iken, boşanma davalarında bu süre anlaşmalı boşanmaların ortalamayı aşağı çekmesiyle 160 gün civarındadır. Ancak bu genel bir ortalamadır. Uygulamada, tarafların çekişmeli olduğu ve delil toplanan bir boşanma davası ilk derecede 1-3 yıl, istinaf ve temyiz süreçleriyle birlikte ise 3-4 yılı aşan sürelerde ancak kesinleşmektedir. Bazı şansız davalarda 7-8 yılı bulmaktadır.
Evlilik fiilen bitmiş ve taraflar ayrılmak istiyor olsa bile, tarafların nafaka, tazminat, velayet ve mal paylaşımı konularında anlaşamaması, usul hukuku gereği boşanma kararının da kesinleşmesini engellemekte ve hukuken evliliğin kağıt üzerinde yıllarca devam etmesine yol açmaktadır. Bu durum, tarafların yeni bir hayat kurmalarını ve yeniden evlenmelerini gasp eden bir sistemsel sorundur.
13.Yargı Paketi, bu usuli tıkanıklığı çözmek adına “boşanma kararının fer’i taleplerden ayrılması” (bifurcation of divorce) modelini getirmeyi öngörmektedir. Buna göre; aile mahkemesi evlilik birliğinin temelden sarsıldığına kanaat getirirse, mal rejimi, nafaka veya tazminat tartışmalarının sonucunu beklemeden öncelikle ve hızlıca boşanma kararını vererek tarafların hukuki bağını kesecektir. Ardından, nafaka süresi ve miktarı, maddi-manevi tazminat talepleri ve mal rejimi tasfiyesi aynı dosya üzerinden veya tefrik edilecek (ayrılacak) yeni bir dosyada görülmeye devam edecektir.
Bu usuli devrim, yoksulluk nafakasının belirlenmesi sürecini de derinden etkileyecektir. Taraflar artık sırf boşanabilmek veya karşı tarafı boşanmamakla tehdit etmek için haksız nafaka ve tazminat taleplerini bir silah olarak kullanamayacaktır. Ancak bu durumun, ekonomik gücü zayıf olan eş açısından, davanın uzadığı yıllar boyunca sadece geçici tedbir nafakasına mahkum kalması riskini barındırdığı da unutulmamalıdır. Ayrıca, mal paylaşımı davalarında uygulanan 10 yıllık zamanaşımı süresinin 5 yıla indirilmesi de paketin gündeminde olup, boşanma sonrası mali hesaplaşmaların daha hızlı kapatılması hedeflenmektedir.
Geçiş Dönemi ve Mevcut Nafaka Alacaklılarının Durumu
AYM’nin iptal kararının hemen akabinde kamuoyunda ve bilhassa nafaka borçluları arasında, ödemelerin derhal kesilebileceği yönünde hukuken hatalı bir algı oluşmuştur. Oysa Anayasa’nın 153. maddesinin 5. fıkrası uyarınca iptal kararları geriye yürümez. Ayrıca, iptal hükmü 30 Haziran 2027 tarihine kadar yürürlüğe girmeyecektir.
Bu bağlamda, hâlihazırda kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla süresiz yoksulluk nafakası ödeyen kişilerin yükümlülükleri, iptal kararıyla kendiliğinden ortadan kalkmamıştır. 30 Haziran 2027 tarihine kadar açılacak ve karara bağlanacak yeni davalarda da hâkimler, mevcut TMK m. 175 kuralını uygulayarak süresiz nafakaya hükmetmeye devam edebilecektir. Nafaka borçlusunun sırf AYM iptal etti gerekçesiyle ödemeleri tek taraflı durdurması, aleyhine icra takibi başlatılmasına ve İcra ve İflas Kanunu (İİK) m. 344 uyarınca 3 aya kadar tazyik hapsiyle cezalandırılmasına neden olacaktır.
Peki, 13. Yargı Paketi yasalaştığında geçmişte bağlanan nafakaların akıbeti ne olacaktır? Hukuk güvenliği ilkesi gereği, yasa koyucu yeni bir kanun çıkarırken mevcut durumları düzenleyen “geçiş hükümleri” (intikal maddeleri) ihdas etmek zorundadır. Taslak metinlere yansıyan bilgilere göre, mevcut kesinleşmiş nafakaların yeni yasal düzenleme yürürlüğe girdikten sonra 1 yıl daha ödenmeye devam etmesi ve bu bir yıllık sürenin sonunda, yeni yasadaki evlilik süresi kriterlerini doldurmuş olan dosyalar için nafakanın sona ermesi veya tarafların uyarlama davası açarak nafakanın süreye bağlanmasını talep etmeleri öngörülmektedir. Mevcut nafakaların nasıl tasfiye edileceği, 13. Yargı Paketi’nin Meclis komisyonlarındaki en çetin tartışma konusu olmaya adaydır.
Nafaka İstatistikleri ve Sosyo-Ekonomik Gerçeklikler
Yoksulluk nafakası üzerine inşa edilen hukuki tartışmalar genellikle medyatik, istisnai örnekler veya soyut adalet ilkeleri üzerinden yürütülmektedir. Ancak, nafaka uygulamalarının gerçek hayattaki izdüşümlerini anlamak ve 13. Yargı Paketi’nin objektif bir değerlendirmesini yapabilmek için sivil toplum kuruluşları ve akademik araştırmaların sunduğu saha verileri hayati önem taşımaktadır. Kadın Dayanışma Vakfı’nın hazırladığı 2024 Yoksulluk Nafakası Araştırma Raporu ile KADEM ve KONDA tarafından geçmiş yıllarda yapılan kapsamlı araştırmalar, kamuoyundaki “nafaka efsaneleri” ile adliye koridorlarındaki çıplak gerçekler arasındaki devasa uçurumu gözler önüne sermektedir.
Nafaka Miktarları: Zenginleşme Aracı mı, Hayatta Kalma Mücadelesi mi?
Süresiz nafakaya yöneltilen en büyük eleştirilerden biri, bu kurumun nafaka alacaklısı (ezici çoğunlukla kadın) için çalışmayı engelleyen, rehavet yaratan bir “zenginleşme ve haksız kazanç” kapısı olduğudur. Oysa istatistikler, nafakanın bırakın zenginleşmeyi, asgari hayatta kalma sınırının bile fersah fersah altında olduğunu göstermektedir.
2023 ve 2024 yıllarını kapsayan incelemelere göre; mahkemelerce hükmedilen ortalama yoksulluk nafakası miktarı sadece 1.179 TL olarak tespit edilmiştir. İlerleyen enflasyon oranlarıyla güncellendiğinde dahi bu rakamın ortalama 2.083 TL seviyesinde olduğu hesaplanmıştır. Ortalama yoksulluk nafakası, dönemin asgari ücretinin sadece %9 ila %18’i arasında bir değere tekabül etmektedir.
| Nafaka Miktarı Dağılımı | Oran (%) | Değerlendirme |
| 500 TL ve altı | %36 | Açlık sınırının onda birinden dahi az, sembolik tutarlar. |
| 501 TL – 1.000 TL | %33 |
Toplamda dosyaların %69’unda nafaka 1.000 TL’nin altındadır. |
| 1.001 TL – 2.000 TL | %25 |
Ortalama (1.179 TL) bu banda düşmektedir. |
| 2.500 TL ve üzeri | %6 |
İstisnai olarak yüksek nafaka hükmedilen dosyaların oranı son derece marjinaldir. |
Bu veriler, nafakanın bir emeklilik maaşı değil, faturaların bile karşılanamadığı sembolik bir desteke dönüştüğünü açıkça kanıtlamaktadır. Kadınların sırf bu miktarlardaki nafakayı alabilmek için kasıtlı olarak çalışmadığı veya lüks içinde yaşadığı argümanı, ampirik verilerle tamamen çürümektedir.
Tahsilat Sorunları ve Yargısal Tıkanıklık
Mahkemenin bir eş lehine nafakaya hükmetmesi, o paranın fiilen tahsil edilebildiği anlamına gelmemektedir. Araştırmaların ortaya koyduğu en çarpıcı ve sistemin iflas ettiğini gösteren veri, hükmedilen nafakaların %44’ünün hiç ödenmemesidir.
Ödemelerin rızaen yapılmaması durumunda alacaklı kadınlar mecburen icra yoluna başvurmaktadır (başvuru oranı %38). Ancak icraya taşınan dosyaların da beşte birinde, borçlunun sigortasız çalışması, mal varlığını başkasının üzerine devretmesi veya adresini gizlemesi gibi nedenlerle hiçbir tahsilat yapılamamaktadır. İcra ve İflas Kanunu uyarınca nafaka borcunu ihlal suçundan açılan İcra Ceza Mahkemesi davalarında (toplam dosyaların %27’si), tazyik hapsi yaptırımı ancak yükümlülerin %10’u gibi çok küçük bir kesimi üzerinde uygulanabilmektedir. Bu durum, nafaka alacaklısı kadınların sadece evlilik sonrası ekonomik yoksunlukla değil, tahsilat sürecindeki yargısal ve bürokratik engellerle de amansız bir mücadele yürüttüğünü göstermektedir. Süresiz olan nafakanın kâğıt üzerindeki süresi değil, pratikte tahsil edilememesi asıl sorundur.
Toplumsal Cinsiyet, Gelirsizlik ve Şiddet Olgusu
Nafaka davalarının anatomisini belirleyen en hayati etken, Türkiye’deki işgücü piyasasının yapısı ve toplumsal cinsiyet rolleridir. İncelenen dosyalardaki kadınların %47’sinin hiçbir geliri bulunmamakta, %5’inin ise sadece gündelik/düzensiz geliri bulunmaktadır. Buna karşılık, nafaka davasına taraf olan erkeklerin %80’i asgari ücret veya üzerinde düzenli bir gelire sahiptir.
Kadınların işgücüne katılım oranının düşüklüğünün temel sebeplerinden biri, KONDA araştırmasında açıkça görüldüğü üzere %45,9 oranla “bakım sorumluluğudur” (çocuk bakımı, yaşlı veya engelli bakımı). Aynı oran erkeklerde sadece %14,8’dir. Dolayısıyla kadınların yoksulluğu bireysel bir tembellik tercihi değil, evlilik içi iş bölümünün dayattığı yapısal bir sonuçtur.
Daha da vahimi, nafaka talepli boşanma dosyalarının %88’inde şiddet iddiası (fiziksel, psikolojik, ekonomik, cinsel) bulunmaktadır. Spesifik olarak dosyaların %97’sinde psikolojik, %73’ünde ise fiziksel şiddet öyküsü yer almaktadır. Kadın hakları örgütleri (EŞİK, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği vb.), nafakanın sadece ekonomik bir mesele olmadığını, şiddet gören kadının o evden çıkabilmesi için yegâne can simidi olduğunu vurgulamaktadır. Nafakanın katı bir süreyle (örneğin 5 yılla) kısıtlanması, ekonomik özgürlüğü elinden alınmış ve iş bulma umudu olmayan kadınların, yoksulluk korkusuyla şiddet sarmalı içinde (faille aynı evde) kalmaya mecbur bırakılması sonucunu doğuracaktır.
Yargıtay’ın Katı Uygulamasının Trajikomik Sonuçları
Nafaka borçlularının feryadını haklı çıkaran örnekler de yok değildir ve bu örnekler genellikle Yargıtay’ın esneklikten uzak kararlarında vücut bulmaktadır. Yargıtay HGK’nın yerleşik kararlarına göre, nafaka talep eden eşin asgari ücret seviyesinde çalışıyor olması, onu yoksulluktan kurtaran bir durum kabul edilmemektedir. Yani asgari ücretli bir kişiye de nafaka bağlanabilmektedir.
Aynı şekilde, nafaka ödeyecek kişinin cezaevinde hükümlü veya tutuklu olması dahi yoksulluk nafakası yükümlülüğünü ortadan kaldırmamakta, sadece miktar tayininde bir indirim sebebi sayılmaktadır. Çok kısa süren evliliklerde Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin 10 gün veya 14 ay süren evlilikler için irat (aylık ödeme) yerine “toptan ödeme” yapılmasını hakkaniyete daha uygun bulduğu güncel emsal kararları bulunsa da (örneğin 2024 ve 2025 tarihli kararlar), bu uygulamalar sınırlı kalmış ve alt derece mahkemeleri süresizlik kıskacından kurtarılamamıştır.
Karşılaştırmalı Hukukta Nafaka Süreleri ve Sistemler
Türkiye’de 13. Yargı Paketi ile getirilmek istenen süreli nafaka modelini ve süresiz nafakanın iptalini evrensel hukuk bağlamında değerlendirmek için Kıta Avrupası sistemlerine bakmak faydalı bir analitik perspektif sunacaktır. Gelişmiş hukuk sistemlerinde, ömür boyu periyodik ödeme (aylık maaş gibi nafaka) modeli oldukça istisnai hallere indirgenmiş veya tamamen terk edilmiştir.
-
Fransız Hukuku (Toptan Tazminat Modeli): Fransa’da klasik anlamda aydan aya ödenen yoksulluk nafakası kavramı büyük ölçüde terk edilerek “toptan tazminat” (prestation compensatoire) modeline geçilmiştir. Bu modelde amaç, boşanma sonrasında eşler arasındaki yaşam standardı ve gelir farkını dengelemektir. Kural olarak nafaka, bir defaya mahsus, toplu bir sermaye ödemesi şeklinde kararlaştırılır. Gelirin aylık irat (sürekli ödeme) şeklinde bağlanması, ancak eşin ileri yaşı veya ağır sağlık durumu nedeniyle kendi geçimini sağlamasının objektif olarak imkânsız olduğu çok istisnai şartlarda mümkündür.
-
Belçika Hukuku (Evlilik Süresi Sınırı): Belçika medeni hukuku, Türkiye’de 13. Yargı Paketi taslağında yer alan “evlilik süresi” kriterine en yakın uygulamalardan birini barındırır. Belçika’da kural olarak nafaka süresi, evliliğin sürdüğü süreyi kesinlikle aşamaz. Nafaka alacaklısının haklı ihtiyacının sürmesi halinde, çok istisnai olarak bu sürenin uzatılması mahkemeden talep edilebilir.
-
Almanya ve İsviçre Hukuku (Temiz Sayfa İlkesi): Bu ülkelerin aile hukuklarında, “kendi kendine yetebilme” (clean break) ilkesi temel felsefedir. Boşanma sonrası kural, her eşin kendi geçimini kendi çabasıyla sağlamasıdır. Yoksulluk nafakası, evlilik birliği içindeki iş bölümü nedeniyle (örneğin evliliğin başında mesleği bırakıp yıllarca çocuk bakımı üstlenme) oluşan “evlilik kaynaklı dezavantajları” gidermek amacıyla, uyum sağlamaya yetecek geçici bir süre için hükmedilir.
Karşılaştırmalı hukuk verileri, Türk yasa koyucusunun 13. Yargı Paketi ile hedeflediği evlilik süresiyle orantılı, alt ve üst sınırları belirlenmiş süreli nafaka modelinin, Kıta Avrupası hukuk sistemlerindeki modern aile hukuku eğilimleriyle dogmatik olarak uyumlu olduğunu göstermektedir. Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken devasa bir fark vardır: Almanya, Fransa veya Belçika’daki güçlü sosyal devlet mekanizmaları (işsizlik maaşları, tek ebeveyn destekleri, yaygın ve ücretsiz kreş imkânları, güçlü kadın istihdam politikaları), Türkiye’deki dezavantajlı ve istihdam dışı kalmış kadınların sosyo-ekonomik durumuyla aynı kefeye konulamaz. Batı’da eşin üzerinden alınan yükü doğrudan devletin sosyal güvenlik ağı üstlenirken, Türkiye’de bu yükün doğrudan kadının mutlak yoksulluğuna dönüşme riski çok yüksektir.
Sosyolojik Etkiler ve İkinci Derece Çıkarımlar (Olası Riskler)
13.Yargı Paketi ile yasalaşması beklenen süreli nafaka modelinin, yasa metni üzerindeki teknik değişikliğin ötesinde, yargı sistemi ve toplumsal dinamikler üzerinde derin “ikinci ve üçüncü derece” (ripple effects) etkilere sahip olacağı rahatlıkla öngörülebilir.
1. Dava Yükünün Kayması: Uyarlama ve Uzatma Davaları Patlaması:
Süresiz nafakanın kaldırılmasıyla aile mahkemelerinin iş yükünün azalacağı, uyuşmazlıkların hızla çözüleceği düşünülse de, bu durum bir yanılsama olabilir. Taslakta yer alan “hâkimin ileri yaş ve hastalık gibi istisnai durumlarda süreyi uzatma takdiri” kuralı, adliyelerde yepyeni bir dava türü patlamasına yol açacaktır. 5 yıllık asgari süresi dolan her nafaka alacaklısı (özellikle yaşı ilerlemiş ve istihdam yeteneği olmayan ev kadınları), yoksulluk halinin devam ettiği ve haklı sebeplerin varlığı gerekçesiyle mahkemelere koşarak “süre uzatım davaları” (uyarlama davaları) açacaktır. Bu durum, TMK m. 176 kapsamında şu an açılan “nafakanın kaldırılması” davalarının boyut değiştirerek on binlerce “nafakanın uzatılması” davasına dönüşmesi anlamına gelir. Yargıtay’ın bu istisnai durumları hangi objektif kriterlere oturtacağı yıllar alacak bir belirsizlik yaratacak ve yerel mahkemeler arasında ciddi içtihat çelişkileri doğacaktır.
2. Arabuluculuk ve Mali Şantajların Boyut Değiştirmesi:
13. Yargı Paketi ile boşanma kararının nafakadan ayrılması (bifurcation), tarafların birbirini “boşanmamakla” tehdit etmesini bitirecektir. Ancak bu kez mali gücü yüksek olan (ve genelde kusurlu olan) eş, boşanma kararını hızla cebine koyduktan sonra, nafaka ve tazminat dosyasını yıllarca istinaf ve temyizde süründürme lüksüne kavuşacaktır. Boşanmış olmanın verdiği rahatlıkla, ekonomik olarak zayıf olan kadının direncini kırmak için yargılama sürecini uzatacak ve kadını komik miktarlarda anlaşmaya (veya nafakadan tamamen feragat etmeye) mecbur bırakabilecektir.
3. Kadın Yoksulluğu ve Sosyal Devlet Açığı: Anayasa Mahkemesi kararında devletin pozitif yükümlülüğüne atıf yapılmasına rağmen, süreli nafaka sisteminin toplumsal bir faciaya dönüşmemesi için devletin sosyal refah mekanizmalarının acilen devreye girmesi şarttır. Araştırmalardaki %47’lik hiçbir geliri olmayan kadın verisi, yasal nafaka süresi (örneğin 5 yıl) dolduktan sonra bu devasa kitlenin doğrudan sosyal yardıma muhtaç hale geleceğini göstermektedir. Şayet yasama organı 13. Yargı Paketi’ni hazırlarken sadece Medeni Kanun’u değiştirip bırakırsa, boşanan kadınları uçurumdan aşağı itmiş olacaktır. Eski eşin omuzlarından alınan yoksulluğu önleme yükümlülüğünün, sosyal devlet tarafından “Dul ve Yetim Aylıklarına benzer boşanmış kadın ödenekleri”, “istihdam kotaları” veya “geçiş dönemi barınma destekleri” ile üstlenilmesi hukuki bir zorunluluktur.
Objektif Değerlendirme ve Sonuç
Anayasa Mahkemesi’nin 4 Haziran 2026 tarihli kararı ile Türk Medeni Kanunu m. 175’te yer alan “süresiz olarak” ibaresini iptal etmesi, Türk aile hukukunda son kırk yılın en radikal paradigma değişimini işaret etmektedir. 30 Haziran 2027 tarihinde yürürlüğe girecek olan bu tarihi iptal kararı, yasama organına aile hukukunu güncel sosyolojik ihtiyaçlar, bireysel haklar ve Anayasa’nın eşitlik, belirlilik ve ölçülülük ilkeleri çerçevesinde yeniden dizayn etme görevi vermiştir.
Ekim 2026 itibarıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulması planlanan 13. Yargı Paketi; evlilik süresiyle orantılı (yarı yarıya), mağduriyetleri önleyici alt sınırlara (en az 5 yıl) ve makul üst sınırlara (15 yıl) dayanan, ancak yaşlılık ve engellilik gibi haklı durumlarda hâkime süreyi uzatma yönünde esneklik bırakan kademeli bir nafaka modeli öngörmektedir.
Bu taslak model, Kıta Avrupası hukuk sistemleri ile dogmatik bir uyum içinde olup, nafaka borçlusunun (özellikle kusursuz veya kısa süreli evlilik yapmış kişilerin) üzerine yüklenen ömür boyu süren, mülkiyet ve gelecek kurma haklarını felç eden orantısız prangaları kırmayı hedeflemektedir. Hukuki belirlilik ve ölçülülük ilkeleri açısından bu reform, kaçınılmaz ve son derece isabetli bir adımdır.
Bununla birlikte madalyonun diğer yüzü olan istatistiksel sosyolojik gerçeklikler, meselenin naif bir borçlar hukuku denklemi olmadığını acı bir şekilde haykırmaktadır. Ortalama nafaka miktarının 1.179 TL ile açlık sınırının onda birinde kalması, hükmedilen nafakaların %44’ünün icra dairelerinde dahi tahsil edilememesi, boşanma dosyalarının %88’inde fiziksel veya psikolojik şiddet bulgularının yer alması ve en çarpıcısı nafaka talep eden kadınların %47’sinin işgücü piyasasından tamamen dışlanmış olması, yoksulluk nafakasının kadınlar için bir zenginleşme aracı değil, mutlak yoksulluk ile hayatta kalma arasındaki son ince bağ olduğunu kanıtlamaktadır.
13.Yargı Paketi ile kurulacak yeni sistemin tarihi başarısı, bu iki çatışan menfaati adil bir potada eritebilmesine bağlıdır. Kanun koyucunun, nafaka borçlusunun sırtındaki “ömür boyu süren orantısız külfeti” alırken, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ücretsiz ev içi bakım emeği nedeniyle dezavantajlı duruma düşen kadınları da yoksulluğa ve şiddet sarmalına terk etmemesi gerekmektedir.
Hukuk güvenliğinin ve sosyal adaletin tecellisi için; TBMM’nin yasal kriterleri ve hâkimin takdir yetkisi sınırlarını yoruma mahal vermeyecek objektiflikte belirlemesi, geçiş hükümlerini adil bir zemine oturtması şarttır. En önemlisi, evliliğin sona ermesiyle süresi dolacak nafakaların bitiminde, devletin Anayasa m. 5 kapsamındaki “pozitif yükümlülüğünü” hatırlayarak, dezavantajlı kadınları koruyacak güçlü sosyal refah fonlarını ve istihdam politikalarını eşzamanlı olarak hayata geçirmesi, bir tercih değil, anayasal bir zorunluluktur.
BENİM KİŞİSEL GÖRÜŞÜM;
Benim evlilik, boşanma ve çocuk sahibi olma konusundaki görüşüm açıktır: Ne erkek kadının kölesidir ne de kadın erkeğin kölesidir. İki insanın evlenmesi, birbirlerinin hayatı üzerinde sınırsız hak sahibi olmaları anlamına gelmez. Evlilikte hak varsa sorumluluk da vardır. Ayrılıkta da aynı ölçü geçerli olmalıdır.
- Taraflardan biri evliliği sürdürmek istemiyorsa boşanma gerçekleşmelidir.
Bir insanı artık istemediği bir evliliğin içinde tutmanın makul bir açıklaması yoktur. Ortak hayat bitmiş, taraflardan biri açıkça ayrılmak istediğini bildirmiş; buna rağmen insanlar yıllarca birbirlerine hukuken bağlı kalmaktadır. Ben böyle bir düzeni doğru bulmuyorum.
Boşanma davası açıldığında mahkeme, karşı tarafın dinlenmesini ve iradenin serbestçe açıklanmasını sağlayarak boşanma talebini öncelikle karara bağlamalıdır. Diğer eşin itirazı, evliliği süresiz olarak devam ettirebileceği bir veto hakkına dönüşmemelidir.
Tazminat, nafaka ve diğer uyuşmazlıklar gerektiğinde tefrik edilerek görülmelidir. Çocuğun bakımına, barınmaya ve güvenliğe ilişkin geçici kararlar da gecikmeden verilmelidir. Mali uyuşmazlıkların çözülmemiş olması, boşanmak isteyen kişiyi evli tutmanın gerekçesi olmamalıdır.
Ben insanların beş, sekiz yıl süren bir yargılama ihtimali altında hayatlarını askıya almalarını kabul etmiyorum. Bunları her davanın süresi olarak söylemiyorum; itirazım, yargılamanın yıllarca sürmesi hâlinde insanın yeniden hayat kurabilmesinin de aynı süre boyunca engellenmesine.
Bir insanın ayrılma hakkı, diğer insanın ayrılığı kabul etmesine bağlı olmamalıdır.
- Yoksulluk nafakası evlilik süresiyle orantılı ve süreli olmalıdır.
Çalışabilecek durumdaki her yetişkin, öncelikle kendi geçimini sağlamakla yükümlü olmalıdır. Evlilik, ayrıldıktan sonra eski eşin gelirine belirsiz bir süre boyunca bağlı yaşamanın güvencesi hâline gelmemelidir.
Benim önerim, yoksulluk nafakasının süresinin evlilik süresinin en fazla üçte biriyle sınırlandırılmasıdır. Üç yıl evli kalmış bir kişi için en fazla bir yıl; on iki yıl evli kalmış bir kişi için en fazla dört yıl. Bu süre otomatik olarak verilmemeli, ihtiyaç ve ödeme gücü değerlendirilerek belirlenmelidir.
Üç ay sürmüş bir evlilik için eski eşe yoksulluk nafakası bağlanmasını da doğru bulmuyorum. Bu kadar kısa bir birlikteliğin, ayrılık sonrasında uzun süreli geçim yükümlülüğü doğurmasını orantılı görmüyorum.
Burada sözünü ettiğim, çocuğa ödenen iştirak nafakası değildir. Anne ve babanın çocuğa karşı bakım sorumluluğu, evliliğin kısa sürmesiyle veya boşanmayla ortadan kalkmaz.
Uzun yıllar ortak kararla çalışmamış, çocuk bakımını üstlenmiş kişinin yeniden gelir elde etmesi için zamana ihtiyacı olabilir. Bunu yok saymıyorum. Fakat çözümün baştan sınırı belli bir geçiş desteği, mesleki eğitim ve işe dönüş imkânı üzerinden kurulmasını savunuyorum. Çalışamayacak durumdaki kişinin sosyal güvenliği de bütünüyle eski eşin sırtına bırakılmamalıdır.
Aynı ölçü kadın ve erkek için geçerli olmalıdır. Ekonomik bağımsızlık çağrısı tek bir cinsiyete yöneltilemez.
- Evlilik, karşı tarafın malvarlığı üzerinden zenginleşme hesabına dönüşmemelidir.
Bir insanın eş seçerken karşısındakinin karakterinden önce evini, arabasını ve banka hesabını düşünmesini kabul etmiyorum. Erkekler zenginleşme aracı değildir. Kadınlar da değildir.
“Ev aldın, yarısı eşinin; araba aldın, yarısına hak kazandı” diye özetlenen anlayışa itirazım var. Ancak hukuki tartışmayı doğru kurmak gerekir: Her malın yarısı kendiliğinden diğer eşin mülkiyetine geçmez. Malın kaynağı, edinilme zamanı, borçları ve uygulanan mal rejimi değerlendirilir. Edinilmiş mallara katılmada söz konusu olan, esas olarak artık değer üzerinden bir alacak hakkıdır. Bu hak kadınlara özgü de değildir.
Benim değişiklik önerim, kısa süren evliliklerle yıllarca ortak hayat ve ortak emek içinde sürmüş evliliklerin mali sonuçlarının daha açık biçimde ayrılmasıdır. Paylaşımda evliliğin süresi, malın finansmanı ve tarafların üstlendiği sorumluluklar daha fazla dikkate alınmalıdır.
Fakat emeği yalnızca banka hesabına giren para olarak da görmüyorum. Eşlerden biri çocukları büyütmüş, evin bakımını üstlenmiş ve diğerinin çalışabilmesini sağlamışsa bunun bir karşılığı vardır. “Maaşı ben aldım, bütün birikim yalnız benimdir” demek de adil değildir.
Benim ölçüm şudur: Kimsenin emeği silinmesin; kimse de evlenmiş olmayı karşı tarafın birikimi üzerinde sınırsız talep gerekçesine çevirmesin.
- Evlilikte eşitlik, karşılıklı sorumluluk demektir.
Erkeğin görevi durmadan para kazanmak, kadının görevi de erkeğe hizmet etmek değildir. Evdeki işin, bakımın ve giderlerin nasıl paylaşılacağını eşler birlikte belirlemelidir.
Kadın çalışmak, meslek edinmek ve kendi hayatı üzerinde karar vermek hakkına sahiptir. Erkek de dinlenmek, kendi ihtiyaçlarına kaynak ayırmak ve her talebi karşılamak zorunda olmadan yaşamak hakkına sahiptir.
Bir tarafın sürekli emir verdiği, diğer tarafın sürekli boyun eğdiği ilişkiyi evlilik anlayışı olarak kabul etmiyorum. Para kazanmak eşini yönetme hakkı vermez. Ekonomik destek almak da diğer eşin bütün kazancı üzerinde söz sahibi olmak anlamına gelmez.
Sadakat, saygı ve dürüstlük karşılıklıdır. Bir insan kendi davranışına mazeret bulurken eşinin aynı davranışını cezalandırıyorsa orada eşitlikten söz edemeyiz.
- Evlilik öncesinde eğitim alınmalı ve bunun bir sertifikası olmalıdır.
Bence evlenmeden önce insanlar evliliğin hukuki ve günlük sorumlulukları hakkında eğitim almalıdır. Nikâhta birkaç soruya “evet” demek, insanın ortak hayat kurmaya hazır olduğunu göstermeye yetmez.
Bu eğitimde aile bütçesi, borçlanma, mal rejimi, çatışma çözümü ve çocuk bakımı anlatılmalıdır. Şiddetin yalnızca fiziksel saldırıdan ibaret olmadığı; tehdit, ekonomik baskı ve sürekli aşağılamanın da ilişkiye zarar verdiği açıkça öğretilmelidir.
Sertifika, herkesin erişebileceği ücretsiz bir eğitimin tamamlandığını göstermelidir. Parası olanın alabildiği, olmayanın evlenemediği bir belgeye dönüşmemelidir.
İnsanların kendi yeterlilikleriyle yüzleşmelerini istiyorum. Öfkesini yönetemeyen, verdiği sözün sorumluluğunu taşımayan, karşısındakini dinlemeyen bir kişi “evlenince düzelirim” diyerek başkasının hayatını deneme alanına çevirmemelidir.
- Evliliğe hazır olmak, diploma veya tek bir test puanıyla ölçülemez.
Zekâ ve duygusal olgunluk meselesini ciddiye alıyorum. Fakat bir IQ ya da EQ puanı üzerinden “bu insan evlenebilir, şu insan evlenemez” şeklinde devlet eliyle bir asgari seviye belirlenerek, insanların asgari seviyenin altında olanlar evlenmemelilerdir.
Benim aradığım yeterlilik IQ,EQ ve davranışta belli olur. Kişi yanlışını kabul edebiliyor mu? Öfkelendiğinde şiddete başvuruyor mu? Borcunu ve sözünü takip ediyor mu? Sözünü tutuyor mu? Eşinin kendisinden ayrı bir insan olduğunu kabul edebiliyor mu?
Diploması yüksek olan bir kişi bunların hiçbirini yapamayabilir. Daha az eğitim almış bir kişi ise güvenilir, düşünceli ve sorumluluk sahibi olabilir. İnsanları etiketlemek yerine hangi davranışların ortak hayatı sürdürülemez hâle getirdiğini konuşmak gerekir.
Kendi davranışlarının sonuçlarını üstlenmeye hazır olmayan kişilere söyleyeceğim şudur: Önce kendinizi hazırlayın. Eşiniz sizi büyütmekle yükümlü değildir. Çocuğunuz da olgunlaşmanızın bedelini ödemek zorunda değildir.
- Çocuk sahibi olmak, bakabileceğin sorumluluğu üstlenmek demektir.
Ben nüfus tartışmasını yalnızca doğan çocuk sayısına indirmiyorum. Çocuğun nasıl yaşayacağını konuşmadan insanlara daha fazla çocuk sahibi olmalarını söylemeyi eksik buluyorum.
“Bakabileceğin kadar çocuk yap” derken yalnızca parayı kastetmiyorum. Çocuğa ayırabilecek zamanın var mı? Sağlığıyla ve eğitimiyle ilgilenebilecek misin? Onu sürekli kavganın ortasında bırakmadan büyütebilecek misin?
Yoksulluk, insanın değersiz veya kötü ebeveyn olduğu anlamına gelmez. Maddi güçlük yaşayan ailelere destek verilmelidir. Fakat kişinin imkânlarını ve bakım kapasitesini hiç düşünmeden çocuk sahibi olması da sorumluluk değildir.
Çocuk, ilişkiyi kurtarma aracı veya ileride anne babasına hizmet edecek bir yatırım olarak görülmemelidir. Kendi hayatını yaşayacak bir insandır. Dünyaya gelme kararını kendisi vermediği için yetişkinlerin sorumluluğu daha baştan ağırdır.
Benim “nicelik yerine nitelik” derken savunduğum, bazı insanların doğuştan daha değerli sayılması değildir. Daha iyi eğitim alan, güven içinde büyüyen, düşünebilen ve başkasının hakkına saygı duyan insanların yetişmesidir.
- Aile hayatını dizilerin senaryosuna göre kurmamak gerekir.
Kıskançlık sevginin ölçüsü değildir. Sürekli kavga etmek tutkunun kanıtı değildir. Eşini kontrol etmek de onu korumak anlamına gelmez.
Dizilerde veya filmlerde ilgi çekici görünen bir ilişki, günlük hayatta insanı tüketebilir. İnsanların evlilikten beklentilerini gösterişli sahnelere göre değil, birlikte sürdürecekleri hayata göre belirlemelerini istiyorum.
Çocuk yetiştirmeye istekli ve sorumluluk almaya hazır insanların önündeki bakım, barınma ve çalışma hayatı engelleri azaltılmalıdır. Aile kurmayı isteyen insanın bunu sürekli ertelemesine yol açan koşullar da konuşulmalıdır. Bunu kimseyi evlenmeye veya çocuk sahibi olmaya zorlamadan yapmak gerekir.
Benim savunduğum evlilikte birlikte kalmak isteğe dayanır. Ayrılmak isteyenin hayatı yıllarca bekletilmez. Ekonomik haklar sorumlulukla ölçülür. Çocuk ise yetişkinlerin kavgasının, hesabının ve hazırlıksızlığının bedelini ödemez.
Avukat, Uzman Arabulucu Enver Alper Mutluer
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Av. Arb. Enver Alper Mutluer, 19 yılı aşan mesleki tecrübesiyle avukatlık, hukuki danışmanlık ve arabuluculuk faaliyetlerini İstanbul merkezli olarak sürdürmektedir.
2007 yılından bu yana İstanbul 1 No.lu Barosu’na 34169 no’lu sicil ile kayıtlı olan Mutluer, 2011 yılında kurduğu Mutluer Hukuk Bürosu bünyesinde; ticaret ve şirketler hukuku, ceza hukuku, iş hukuku, aile ve miras hukuku, gayrimenkul ve inşaat hukuku, sözleşmeler hukuku ile diğer özel hukuk uyuşmazlıklarında gerçek ve tüzel kişilere hukuki hizmet vermektedir.
Arabuluculuk Sicil No: 4326 kapsamında İş, Ticaret, Tüketici, Banka ve Finans ile Sigorta Hukuku alanlarında uzman arabulucudur.
Hukuki uyuşmazlığınızın, dosyanızın veya sözleşmenizin somut koşulları çerçevesinde değerlendirilmesi için görüşme randevusu oluşturabilirsiniz.
[Randevu Oluştur] [İletişime Geç]
Mutluer Hukuk Bürosu – Şişli / İstanbul (Kanyon AVM yanı)
📞 0 532 263 41 65
✉️ av.alper@mutluer.av.tr
Her hukuki uyuşmazlık kendi koşulları içinde değerlendirilir. İnternet sitesindeki açıklamalar genel bilgilendirme niteliğindedir ve hukuki görüş veya sonuç garantisi oluşturmaz.

İlk yorum yazan siz olun